Category Archives: Avrupa

Zagreb’den Bende Kalan: Bitmiş İlişkiler Müzesi…

Standard

29.04 – 01.05.2013

Sırtçantasıyla Balkanlar turumuzun ilk durağındayız nihayet: Hırvatistan’ın başkenti Zagreb…

Zagreb eski şehir sokakları

Zagreb eski şehir sokakları

Viyana’dan 5 saatlik, son derece rahat bir otobüs yolculuğu ile öğleden sonra Zagreb’e varıyoruz. Daha önce Zagreb’e gitmiş bir yakınımızın tavsiyesi üzerine kuzeyde, eski şehre yakın bir bölgede bulunan Krovovi Grada isimli aile pansiyonunda bir oda kiraladık buraya gelmeden önce.  İki kişilik, banyolu ve tuvaletli bir odaya gecelik 40 Euro ödüyoruz. Bu fiyat, Hırvatistan gezimizin geri kalanında kaldığımız yerlerle kıyaslanınca oldukça yüksek ama anlaşılan başkent Zagreb’de böyle merkezi bir yerde daha uygun fiyatlı bir oda bulmak pek mümkün değil. Krovovi Grada eski şehirde, bol kafeli, restoranlı, turistli bir ara sokak üzerinde ve meşhur Dolac Fruits & Vegetables Market’a (Dolac Pazarı) yürüme mesafesinde konumlanmış. En güzeli de sokak kapısından girdiğiniz anda içeride küçük, serin, sessiz bir avlu ile karşılaşmak. Odamız bu avluya açılıyor. 35 derecelik, turistli, kalabalık, gürültülü Zagreb sokağından bir anda bu sessiz, serin avluya girivermek insanı nasıl da dinlendirip, rahatlatıyor uzun bir günün sonunda. Yani ödediğimiz fiyat, oda kalitesi için biraz fazla kaçsa da sırf bu serin bahçe avlusu ve eski şehrin göbeğindeki konumu nedeniyle Krovovi Grada’dan memnun kalıyoruz.

Pansiyonumuzun küçük avlusu

Pansiyonumuzun küçük avlusu

Dolac Pazarı'ndan bir kare

Dolac Pazarı’ndan bir kare

Dolac Pazarı meydanı

Dolac Pazarı meydanı

Odamıza yerleştikten sonra ilk iş karnımızı doyurmak tabi ki, Lonely Planet’da önerilen ve Dolac Pazarı’nın hemen yanında bulunan Kerempuh Restoran‘a gidiyoruz. Fiyatlar pahalı, yemekler sıradan. Yemekten sonra şehri keşif turlarımız başlıyor. Önce Dolac Pazarı’nın içinde biraz dolaşıyoruz. Büyük bir meydanda kurulmuş bu pazar, kırmızı gölgeliklerin altında renk renk meyve sebzelerin dizildiği tezgahlarıyla hoş bir resim karesi gibi. Taze, lezzetli, ucuz meyve sebzeler de cabası. Yolda atıştırmak için biraz meyve aldıktan sonra eski şehrin sokaklarına dalıyoruz. Binaların orta çağdan kalma, hiç bozulmamış mimarisi, arnavut kaldırımı sokaklar nasıl güzel… Havada hala yoğun bir öğleden sonra sıcağı var ve belli ki turist kalabalıkları dışarı çıkmak için havanın serinlemesini bekliyor, sokaklar sakin sessiz. Kendimizi modern Avrupa’nın kalabalık başkentlerinden birinde değil de orta çağın küçük bir kasabasında gezinir gibi hissediyoruz… Eski şehrin ortasında bulunan Lotrščak Kulesi‘ne tırmanıp Zagreb’in panaromik manzarasını izliyoruz bir süre. Kuleden aşağılara doğru bakınırken, kulenin tam karşısında bulunan eski, güzel bir binanın üzerindeki yazı dikkatimi çekiyor: Museum of Broken Relationships (Bitmiş İlişkiler Müzesi). Daha nedir tam olarak bilmiyorum bile ama bu isim bende hemen o an, oraya gitmek isteği uyandırıyor. Hüzünlü bir aşk hikayesi, gidenlerin yasını tutan terkedilmiş aşıklar canlanıyor hayalimde. Til’e gösteriyorum, onun hayalinde canlanan ise şu: “Galiba bu 90’lardaki Balkan savaşları ve birbirleriyle savaşan eski Yugoslav ülkeleri üzerine tarihi bir müze, hadi gidelim”. Bu aralar psikoloji derslerinde kadın ve erkekler arasında düşünme sistemi farklılıklarını okuyorum bol bol, belki bu örneği ileride tez konum olarak kullanırım, kimbilir. Neyse, sonuçta ikimiz de bir an önce bu gizemli müzeyi ziyaret etme motivasonu ile kule merdivenlerinden aşağı koşturuyoruz. Müzeye girince benim hislerimde haklı olduğum anlaşılıyor, hüzünlü, bitmiş aşk hikayeleriyle dolu bu müze. Til motivasyonunu kaybetmiş şekilde, hafiften sıkılarak arkamdan gelirken ben sonraki bir kaç saat kendimi kaybediyorum bu küçük müzenin odalarında…

Bitmiş İlişkiler Müzesi

Bitmiş İlişkiler Müzesi

Eski eşyalarıyla duygusal bağlar kurup, her birine bir ana ait özel bir duygu yükleyip, sonra o anı atmaya kıyamadığı için o eşyayı da saklayan, bu sebeple senelerdir birikip duran bir tuhaf eşyalar koleksiyonu olan ben, kaybettiğim eski bir dostumu yeniden bulmuş gibi oluyorum müzeyi gezerken. Müzenin teması, bitmiş aşk ilişkilerinden geriye kalan ve ilişkiye ait bir hikaye anlatan eşyalar: irili ufaklı, çeşitli renklerde, biçimlerde, geçmişten, farklı insanların hayatlarından kafasını uzatan yüzlerce hayalet … Dünyanın pek çok ülkesinden pek çok insan bu müzeye, bitmiş bir ilişkilerinden ellerinde kalan ve o ilişkiye dair bir anıyı, hikayeyi taşıyan eşyaları bağışlamış ve ortaya bu sergi çıkmış. Her bir eşyanın yanında köşesinde küçük bir bilgi ve açıklama yazısı var: kim, dünyanın hangi ülkesinden, ne zaman bu eşyayı bağışladı. Ve de eşyanın eski sahibinin kendi kaleminden yazılmış, bu eşya ile bağlantılı, bitmiş ilişkisine dair anısı, yani eşyanın hikayesi. Komik ve eğlenceli hikayelerin yanısıra tüylerimi diken diken yapan, gözlerimi dolduran hikayeler var. Zaten en komik ya da çılgın eşya ve hikayesi bile bir parça hüzünlü benim için, sonuçta bitmiş bir aşkın parçası değil mi hepsi? Onlarca tren, uçak, sinema, müze bileti, mektuplar, şehir haritaları var birbirlerine aşık olan gezginlerin, uzak mesafe aşıklarının bitmiş aşklarına dair. Bir kadın gelinliğini bağışlamış müzeye, iç acıtan bir hikaye ile birlikte, biten evliliğine dair. Bir başkası ise düğün albümlerini… Siyah beyaz fotoğraflarda mutlu mutlu gülümseyen yeni evli çift, bu gün müze ziyaretçilerinin merakla okuduğu bir ayrılık hikayesinin başkahramanları olmuş. Yeni nesle ait teknolojik izler de yok değil, mesela ülkeler arası aşk yaşayan bir çifte ait skype görüşmelerinin çıktısı. Birisi eski pasaportunu bağışlamış sergiye, bu ilişkiden bende geriye kalan yeni bir ülkenin vatandaşlığı oldu diyerek… Bir de Türkiye’den parçalar var müzede; bir adet bir milyon liralık kullanımdan kalkmış banknot, bir adet Zagor çizgi roman, bir adet Galatasaray tişörtü. Hikayelerini de Zagreb’de bu müzeyi gezdiğinizde okursunuz artik 🙂

Gelelim bu müzeyle ilgili genel bilgilere: Şu an merkezi Zagreb’de bulunmakla birlikte, anladığım kadarıyla zaman zaman dünyanın çesitli ülkelerine gezici ve geçici turlar düzenliyor müze organizatörleri ve bu ülkelerden eşya toplamayı da ihmal etmiyorlar. Bir kaç yıl önce İstanbul’a da gelmiş mesela, ben kaçırmışım, duymamışım bile nasıl olduysa. Müzenin websitesi burada: http://brokenships.com/en. 2011 yılında Avrupa’nın en yaratıcı müzesi ödülünü almış ayrıca.

Günün geri kalanında da aklımdan çıkmıyor bir türlü müzede gördüklerim okuduklarım. Aslında sadece o gün değil, sonrasında uzun bir süre aklımdan çıkmıyorlar. Zagreb’den bende kalan en büyük izin bir aşk müzesi olacağı aklıma bile gelmezdi…

Eski şehirden görüntüler

Eski şehirden görüntüler

Zagreb’deki ikinci günümüzde sabah erkenden bir adet 24 saatlik Zagreb Card alıyoruz. Bir de 72 saatlik olan versiyonu var. Bu kart ile toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanabiliyor, pek çok müze giriş ücreti için indirim alabiliyorsunuz. Eğer Zagreb ziyaretiniz sırasında toplu taşıma araçlarından sık faydalanmayı düşünüyorsanız kesinlikle tavsiye ederim bu kartı. 24 saatlik olanı 60 Kuna (yaklaşık 8 Euro). Şehir merkezindeki satış ofisinden ya da websitelerinden online satın almak mümkün: http://zagrebcard.fivestars.hr/page_en.htm. Zagreb kartımızı hemen kullanmaya başlıyoruz, ilk hedef şehrin biraz dışında kurulu olan Maksimir Park. Tramvay ile yaklaşık bir saatte varıyoruz buraya. Kocaman, yemyeşil, içinde büyük bir göl ve şirin küçük kafeler olan bir park burası. Özellikle sıcak yaz günlerinde Zagreb’i ziyaret edenler için ideal bir serinleme, dinlenme, piknik noktası olabilir. Biz de sıcak öğle saatlerini burada geçirip, öğleden sonra yine eski şehir merkezine dönüyor ve meşhur Hırvat heykeltraş Ivon Mestrovic’in müzesini ziyaret ediyoruz (http://www.mdc.hr/mestrovic/atelijer/opci-en.htm). Günün son durağı ise Avrupa’nın en güzel mezarlıklarından biri sayılan Mirogoj Mezarlığı. Çeşitli Avrupa şehirlerindeki mezarlıkların, turist rehberlerine girmiş önemli turist ziyaret mekanları olması bana hep ilginç gelmiştir. Türkiye’den alışık olmadığımız bir şey, ondan olsa gerek. Ama Mirogoj Mezarlığı’na gidince anlıyor ve hak veriyoruz tur rehberlerinin önerilerine. Aşağıdaki fotoğraflar size de biraz fikir verebilir belki.

Mirogoj Mezarlığı'ndan kareler

Mirogoj Mezarlığı’ndan kareler

Mirogoj Mezarlığı'ndan kareler

Mirogoj Mezarlığı’ndan kareler

Mirogoj Mezarlığı'ndan kareler

Mirogoj Mezarlığı’ndan kareler

Mirogoj Mezarlığı girişi

Mirogoj Mezarlığı girişi

Günün lezzet önerileri ise şehir merkezine yakın bir dondurmacı ve pastane olan Vincek‘in dondurma ve pastaları (http://www.vincek.com.hr/en/home/), bir de Nokturno isimli restoranda yediğim vejeteryan risotto (http://www.restoran.nokturno.hr/?lang=en).

Zagreb’deki son gecemizde eski şehrin meydanında küçük bir festival var, sokak gösterileri yapılıyor. Biraz burada zaman geçirip, vakitlice pansiyonumuza dönüyoruz. Ertesi sabah erkenden Hırvatistan’ın muhteşem doğal parkı olan Plitvice Gölleri Parkı’na gitmek üzere yollara düşeceğiz yine…

Maksimir Park

Maksimir Park

Maksimir Parkı'ndaki gölün sakinleri

Maksimir Parkı’ndaki gölün sakinleri

Şehir meydanında sokak gösterileri

Şehir meydanında sokak gösterileri

Kategori: Avrupa

Sırtçantasıyla Balkanlar Turu hakkında diğer yazılar için tıklayın

Viyana’da iki Gün

Standard

26 – 28.04.2013

Balkanlar turumuza başlamadan önce Berlin ve Zagreb arasında mutlaka görülmesi gereken bir durak olduğunu düşündüğümüz Viyana’da iki gece konaklamaya karar verdik. Berlin’den kalkan yataklı gece trenimiz ertesi sabah erkenden Viyana ana tren istasyonuna bıraktı bizi.

Viyana’da ekonomik seyahat eden, sırtçantalı turistler için hostel ve pansiyonlar en uygun konaklama seçenekleri. Biz hem uygun fiyatı hem de merkezi konumu sebebiyle Jugendherberge Myrthengasse isimli hosteli tercih ettik. Hostel tercih ederek Avrupa’da seyahat edenler bilir, Jugendherberge zincirine dahil hosteller özellikle sırtçantalı genç gezginlerin, geziye çıkmış okulların ilk tercihidir. Ama benim son yıllarda gözlemlediğim kadarıyla, özellikle Orta Avrupa’da bulunan Jugendherberge hostelleri temizlik, kalite ve konum avantajlarıyla sırtçantalı genç çiftlerin ve ailelerin de tercih ettiği konaklama mekanları olmuş. Bundan dolayı pek çok Jugendherberge’de çiftlere ve ailelere yönelik özel odalar bulmak ve çok uygun fiyatlara kiralamak mümkün. Biz Jugendherberge Myrthengasse’den oldukça memnun kalıyoruz. İki kişilik, banyosu olan bir odaya, kahvaltı dahil gecelik fiyat olarak 45 Euro ödüyoruz ki Viyana’nın merkezinde bu kalitedeki bir konaklama mekanı için çok uygun bir fiyat gerçekten bu. Ve de ilk sabah hostel yemek salonundaki kahvaltı büfesini gördüğümde en lüks otellerde bile olmadığım kadar beni mutlu eden bir manzarayla karşılaşıyorum: Taze Nutella çeşmesi! Evet, otellerdeki alışılagelmiş küçücük plastik  kutular içindeki, katılaşmış Nutella yerine, bu kendi halindeki hostel, kahvaltı salonuna çesmesinden taze Nutella akıtan bir kap koymuş. Kahvaltımız boyunca sürekli çeşmenin başında olduğumu söylememe gerek yok sanırım 🙂

Hostelimiz "Jugendherberge Myrthenstrasse"

Hostelimiz “Jugendherberge Myrthenstrasse”

Viyana’ya vardığımız ilk sabah, henüz saat çok erken olduğu için hostel odamıza check-in yapamıyoruz, biz de sırtçantalarımızı hostele bırakıp kruvasanlı kahveli bir Viyana kahvaltısı ve ufak bir şehir turu için yola düşüyoruz. Saat sabahın 8’i olduğu için şehir henüz boş, pek çok kafe açılmamış bile. Sonunda Opera Binası yakınlarında açık bir kafe bulup (Cafe Mozart) kahvaltımızı ediyoruz. Kahve ve kruvasan cidden lezzetli, e zaten iki kruvasanlı iki kahveli kahvaltı 20 Euro olunca, kalite de  ona göre olmalı. Viyana’da yeme içme fiyatları yüksek. Hele de en son sırtçantalı seyahatini Güney Asya’ya yapmış olan bizlere fiyatlar daha da bir yüksek göründü. Kahvaltı sonrası Müzeler Meydanı (Museumsquartier), St.Stephen’s Katedrali, Hofburg Sarayı gibi birkaç turistik noktayı ziyaret ediyoruz.

Viyana beni şaşırtıyor. Büyük, gösterişli, kalabalık ve telaşlı bir metropol beklentisiydeydim. Büyük, gösterişli ama telaşsız, rahat, neşeli ve sevimli bir şehirle karşılaştım. Güzelim tarihi mimarisi ve geniş, modern caddeleri uyum içinde. Turist kalabalıkları var ama Londra’nın Paris’in o telaşlı, trafikli, iş stresli şehir kalabalığına raslamıyoruz hiç. Yorulduğumuz her yerde oturup dinlenilebilecek, bir yandan da etraftaki güzelim yapıları izleyebilecek yeşil bir park var. Sanki her ara sokaktan klasik müzik sesi geliyor, her köşeye birazcık sanat ve tarih sinmiş gibi.

Viyana sokakları

Viyana sokakları

Hostelimizde küçük bir öğle molası ve siestasından sonra şehri keşif turlarımıza devam ediyoruz. Bu kez durağımız Hundertwasser Haus (http://www.hundertwasser-haus.info/en/). Meşhur Avusturyalı sanatçı Hundertwasser’nın konsepti ile geliştirilen, gerçek üstü görünümlü, çılgın ve eğlenceli bu bina, Viyana’daki favori keşiflerimden oldu. Binayı dışarıdan görebiliyorsunuz, içini gezmek mümkün değil çünkü binada kiracılarıyla, apartman daireleriyle sürüp giden bir günlük hayat var. Ama binayı dışarıdan gördükten sonra, yakınlarda bulunan Kunst Haus Wien‘e gidin ve buradaki Hundertwasser Museum tuvaletlerine bir uğrayın derim 🙂 Böylece bina içinin de dışı kadar çılgın tasarlandığını göreceksiniz. Müze bitişiğinde bulunan avlu içindeki Cafe Dunkelbunt‘un (http://www.kunsthauswien.com/en/caferestaurant) tatlıları lezzetli, dekorasyonu Hundertwasser konseptli. Bir kahve ve tart molası için ideal. Yeme içmeden bahsetmişken, Viyana’ya kadar gelip de meşhur Viyana şnitzelini (Wiener Schnitzel) tatmamak olmaz tabi ki. Rehberimizde önerilen Figlmüller sadece şnitzel üzerine yoğunlaşan, dev porsiyonlarda Viyana şnitzeli servis eden ve kapı önünden turist kuyruklarının eksik olmadığı bir restoran (http://www.figlmueller.at/en/welcome.html). Saat 16 civarında, yani akşam yemeği için erken, öğle yemeği için geç tuhaf bir saatte orada olmamıza rağmen en az yarım saat kuyrukta bekliyoruz biz de, restoranda bir masa kapabilmek için. İki dev porsiyon şnitzel, bir porsiyon patates salatası ve bir şişe su için 40 Euro ödüyoruz. Şnitzeller çok lezzetli neyse ki 🙂

Hundertwasserhaus

Hundertwasserhaus

Hundertwasser tuvaletleri :)

Hundertwasser tuvaletleri 🙂

Ve Viyana’da yapılmadan dönülmemesi gereken diğer bir aktivite: Devlet Opera Sahnesi’nde (Staatsoper) bir opera izlemek! Gündüz ilk işimiz bilet gişesine gidip o akşamki opera için bilet sormak oluyor. Tabi ki son dakikada bulunabilen biletler sadece en pahalı yerlerden kalmış, 100 Euro ya da üzeri fiyatlar. Ama öğreniyoruz ki ekonomik bir seçenek de mevcut: Ayakta opsiyonu. Operanın başlamasına 1,5 saat filan kala, ayakta biletlerinin satıldığı gişe önünde (Stehplatz Kasse) kuyruğa giriliyor, 3-4 Euro’ya en güzel operalar için, hem de Viyana sahnesinden bilet bulunuyor! Tabi saatlerce ayakta izlemeyi göze alın, topukluları giyip gelmeyin. Ama şort altı sandaletle de gelmeyin çünkü biz kuyruktayken önümüzde bekleyen bir turist kızcağızı üzerinde çok kısa ve spor bir kot şort, altında parmak arası terlik var diye geri çevirdiler. Zaten opera izlemeye gelmiş spor ayakkabılı turist izleyicilerle balo kostümlü ve smokinli Viyana sakinleri arasındaki tezat oldukça belirgin. Neyse ki sırtçantanızda Viyana operası için balo kostümü taşımak gerekmiyor. Biz kot pantolon altına spor ayakkabılarımızla sorun yaşamadan girdik içeri. “Werther’ operası sahneleniyor o gece, pek opera meraklısı olmayan ben bile etkileniyorum atmosferden, sahnede sergilenen performanstan.

Viyana’da canlı opera seyretmek isteyen ama 3-4 Euro bilet fiyatını da çok bulanlar için bir seçenek daha var: Opera binasının arka tarafındaki trafiğe kapalı caddede, opera binası üstüne sabitlenmiş dev bir projektörden içeride yayınlanan opera canlı olarak sokaktaki izleyicilere yansıtılıyor. Hele hava da güzelse, pek çok insan piknik sepetini, yiyeceğini, içeceğini, mini portatif sandalye ya da yere serilecek örtülerini alıp binanın önüne yerleşiyor ve açık havada, bedava opera keyfi yaşıyorlar. Biz Viayana’daki ikinci gecemizde de bunu denedik, çok keyifliydi.

Açık havada canlı opera!

Açık havada canlı opera!

Viyana’daki ikinci günümüzü müze gezmeye ayırıyoruz. Museumsquartier’deki Kunsthistorisches Museum (Sanat tarihi müzesi) ve Neu Burg Museum‘u gezmek neredeyse günün tamamını alıyor. Neu Burg’daki Efes Galerisi Türk ziyaretçiler için ilginç olabilir. Müzelerden arta kalan zamanlarda ise sokak kafelerinde oturup, sokak müzisyenlerini dinleyip, caddelerde ve parklarda dolaşarak Viyana’da güneşli bir yaz gününün tadını çıkarıyoruz. Ertesi gün erkenden Zagreb’e otobüsümüz kalkacak. İki gün yeterli oldu mu peki Viyana için? Bir hafta da kalsak sıkılmazdık hissi var içimde gerçi ama, en azından iki tam gün ve gece ayırmak bu şehri keşfedebilmek için iyi bir başlangıçtı diyebilirim.

Bir sonraki yazıda Balkan turumuzun ilk durağı olan Zagreb’deyiz!

Dev porsiyonlarda Viyana şnitzeli...

Dev porsiyonlarda Viyana şnitzeli…

Kunsthistorisches Museum

Kunsthistorisches Museum

IMG_1512

Kategori: Avrupa