İngiltere Paskalya Tatili 2: Isles of Scilly – St. Mary’s – 04.04.2015

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın Topkaya

Herkese merhaba,

Bir önceki yazımda Cornwall bölgesi ve Penzance kasabasından bahsetmiştim, notları buradan okuyabilirsiniz.

İlk günümüzü Pencance’da geçirince ikinci günümüzün sabahında erkenden Penzance açıklarındaki, 5 tane büyük adadan oluşan Isles of Scilly’nin en büyük adası olan St. Mary’s adasına gitmek üzere yola çıktık.

St. Mary 5 tane büyük adadan oluşan Isles of Scilly’nin en büyük adası. Diğer adalar: St. Agnes – Tresco – Bryher ve St Martin’s.

St. Mary 5 tane büyük adadan oluşan Isles of Scilly’nin en büyük adası. Diğer adalar: St. Agnes – Tresco – Bryher ve St Martin’s.

stmarys2

Bu arada gemi yolculuğu için erkenden kalmış, pek bir şey yiyememiştik. Sabah 8’de gemi hareket etti, bu arada biletleri başka bir arkadaşımız almıştı, ben hiç dikkat etmemişim o saate kadar, meğer yolculuk tam 2 saat 45 dakika sürecekmiş. Eee ne var yani bunda demeyin. İlk  bir saat her şey güzeldi, keyifle etrafı seyrettik (vapur gibi açık alanı vardı), sohbet ettik, ta ki açık sulara çıkana kadar. Bundan sonrası benim hayatımda geçirdiğim en zor bir buçuk saatti. Kesinlikle abartmıyorum. Şimdi, beni deniz tutar. Ama bu çok kolay kontrol edebildiğim bir şeydi. Mesela ömrümde  iki defa Yenikapı – Bandırma feribotuna bindim, ikisinde de önden ilaç aldım, fırtınalı, rüzgarlı havada binmem gemiye vs. Ama burada elim kolum bağlandı. Zaten yeni bir ülkeye geleli bir buçuk ay olmuş, her şey yeni, her şey farklı, kendimi kaybetmişim, bu gemi turunun böyle bir etki yaratacağı üzerimde aklıma bile gelmemişti. Gerçi o gün ekstra problemliydi muhtemelen yolculuk, çünkü yanlız değildim, geminin dörtte üçü de benimle beraber öğürüp  çıkarıyordu. En acıklısı da bu turun günübirlik bir tur olduğunu bilmek, aynı şeyi altı saat sonra tekrar yaşayacağını bilmekti. Bir ara adaya vardığımda oraya yerleşmeyi ve hiç ayrılmamayı ciddi ciddi düşündüm 🙂

stmarys3

St. Mary adasının merkezi- Hugh Town

Değdi mi derseniz kesinlikle değdi – çok güzel bir adaydı.

Gemi turu için bu arada 4 kişi gidip dönüş 140 pound ödedik.

Bu arada buraya küçük uçaklar da geliyormuş. Land’s End, New Quay ve Exeter’den bu uçaklara binebiliyormuşsunuz. Uçak küçük dediysem gerçekten küçük, bir 8 koltuklu varmış, bir de 19 koltuklu. Fiyatını bilmek bile istemiyorum.

stmarys4

Yukarıdaki haritada 5 tane yürüyüş rotası önerilmişti:

  • West Coast
  • Watermill and Pelistry Bay
  • The Garrison
  • Peninnis Head
  • Lower Moors
Yürüyüş rotamız genelde bu şekilde daracık bir yoldu, iki kişi yan yana anca yürüyebiliyordu, gerçi güzelliği de bu değil mi?

Yürüyüş rotamız genelde bu şekilde daracık bir yoldu, iki kişi yan yana anca yürüyebiliyordu, gerçi güzelliği de bu değil mi?

Biz iki tane rotayı yürüyebildik, Garrison ve Peninnis Head. Garrison rotasında adayı çevreleyen surların yanından yürüyorsunuz, toplarla fotoğraf çektiriyorsunuz, eskiden kale olan ama şimdi otele dönüşmüş Star Castle’ı görüyorsunuz, Peninnis Head tarafında ise kaya oluşumlarını ve deniz fenerini görebiliyorsunuz.

Adanın merkezi - Hugh Town

Adanın merkezi – Hugh Town

Bu arada nisan ayı daha turistik sezon için erkendi, ama yine de Paskalya olmasını fırsat bulan bir sürü insan gelmişti. Yazın tabi bir de bir sürü su sporu, dalış yapılıyor, bir de denize girebilmeniz için bir çok plaj var, muhtemelen çok kalabalıktır buralar yazları diye tahmin ediyorum, hem İngiliz turistler hem yabancı turistler geliyor.

stmarys7

Adalarla ilgili biraz genel bilgi vereyim, aslında 5 ada diyoruz ama bunlar hep takım ada, normalde 140 tane adacık varmış toplamda. St. Mary adası en büyükleri ama burada bile sadece 2000 kişi yaşıyormuş. Nisanla Ekim ayları arasında adadan adaya geçmenizi sağlayan tekneler çalışıyor.

Adanın old town kısmı

Adanın old town kısmı

Peninnis Head Deniz Feneri

Peninnis Head Deniz Feneri

stmarys10

Daha detaylı bilgi edinmek isterseniz www.visitislesofscilly.com

Bu arada dönüş yolculuğunu merak eden varsa, dönüşü idare ettim, ha yanlış anlamayın, hiç kolay olmadı, en alt kata indim, tam ortadaki koltuğa oturdum, kollarımı sandalyenin kenarlarına yapıştırdım ve hep dümdüz sabit ileri baktım. İki buçuk saat sonra Penzance’a dönmüştük.

Döndükten sona bir Çin yemeği açık büfesi bulduk Penzance’da, sonra da trenle Plymouth’a geçtik.

Benden şimdilik bu kadar. Bir sonraki yazıda Plymouth’u anlatacağım.

Herkese iyi gezmeler..

Twitter: @cerenayayay

Instagram: gezcerengez

Reklamlar

Başka Türlü bir Yolculuk: Suriye’den Berlin’e…

Standard

Şilan Bartel

IMG_9214

Palmira

Hayatımdaki ilk sırtçantalı seyahatimi 2009 yılında Suriye’ye yapmıştım. O zamanlar blogum yoktu ama ilk kez seyahat günlükleri tutmaya da o gezide başladım. Bir gün blog sahibi olunca tüm bu Suriye gezisi notlarını bloguma da yazarım demiştim. Ben blog sahibi olamadan Suriye’de iç savaş başladı… Yazamadım o güzel ülkeyi buraya. O güzelim ülkede çektiğim fotoğrafları bile açıp bakmaya içim elvermiyor ne zamandır. Halep Kalesi, Palmira Harabeleri, Şam’ın ve Halep’in tarihi çarşıları, sokakları, Hama’nın su çarkları… Ama hepsinden önce Suriye’nin sıcakkanlı, yardımsever, güleryüzlü, gururlu insanları… Arap ülkesi insanlarına karşı ön yargılarımı yıkıp yokeden insanlar…

Yazamadım Suriye yolculuğundan biriktirdiklerimi buraya. O güzelim fotoğrafları, o insanların hikayelerini paylaşamadım sizinle.

Bir zamandır Berlin’deki bir mülteci kampında gönüllü çalışıyorum. Kampta kalanların çoğu Suriye’den gelmiş. Haftada üç saatcik giysi dağıtma bölümünde, mültecilere giysi dağıtımında yardımcı oluyorum.

3 saatin sonunda çıkıp normal hayatıma dönüyorum, iyilik yapmış, yardım etmiş, insanlık görevimi yapmış olmanın verdiği hafiflikle. Süpermarkete gidip akşam pişirmek üzere en organiğinden en kalitelisinden sebzeler etler alıyorum; çocuğum o gün yuvada yemek yememiş ya da uyumamışsa bunu kendime dert edinip üzülüyorum. Bir hafta boyunca normal hayat yaşayıp, restoranlarda yemek yiyip, alışveriş yapıp, sinemaya gidip, arkadaşlarla havalı kafelerde buluşup, soğuk ve gri kış havası yüzünden depresyona giriyorum; gün boyunca birşeylere seviniyorum ya da sinirlenip kızıyorum. Sonra yine o üç saatlik zamanı geliyor haftanın. Üç saat boyunca minik bebeğiyle kimbilir ne tür bir yolculuktan sonra Berlin’e ulaşmış bir anne; gencecik ve herşeye rağmen hala cıvıl cıvıl genç kızlar ve erkekler; bağış kutularında buldukları oyuncaklarla oyuna dalan çocuklar; 4-5 küçük çocuklarıyla yeni bir ülkede yeni bir yaşama dahil olmaya çalışan aileler giriyor hayatıma. Başlarından neler geçti, ne şekilde nasıl bir yoldan geçip buralara dek gelebildirler bilemiyorum bu zorunlu yolcular. Zoraki çıktıkları bu seyahati acaba nasıl anlatırlardı diye düşünüyorum, blogunda ballandıra ballandıra seyahat anılarını anlatan seyahat blogcusu ben… Konuşmak, sohbet etmek, kişisel sorular sormak için ne zamanımız var ne de ortak bir dilimiz. Kısıtlı zamanda mümkün olduğunca çok sayıda ve iyi durumda giysi bulmaya çalışıyorum sadece. Ama arasıra İngilizce ve Almanca anlaşamayıp, birbirimize derdimizi anlatamayıp tıkandığımızda son bir umutla ya da alışkanlıkla bir iki Türkçe kelime söyleyiveriyorlar bazen. Ben de kelimeyi anladığımı belirtip tekrar ediyorum, sevinçle gülümsüyoruz birbirmize. Ve yabancı bir ülkede, diğerlerinin anlamadığı ortak bir dili konuşmuşçasına bir samimiyet oluyor sonraki bir kaç dakika aramızda. Şaşırarak farkediyorum ki, bir kaç kelime de olsa Türkçe konuşanların sayısı hiç az değil… Üç saat sonunda, zihnimde resim kareleri, içimde bir ağırlık çıkıyorum dışarı.

O ilk zamanlardaki insanlık görevimi yapmış olma hafifliği, iyi bir iş yapmış olma gururu filan bir kaç ay sonra yokolup gidiyor. Aslında hiç bir şey yapamadığımın, aslında lüks içinde yaşayıp lüks içinde, en minimum seviyede yardım organizasyonuna dahil olduğumun bilincindeyim.

Yıllar önce, o güzelim ülkede seyahat ederken bir şekilde karşıma çıkmış, benimle konuşmuş, sokaklarda kaybolup adres aradığımda bana yardımcı olmuş, taksisine bindiğimde, otelinde kaldığımda bana birazcık da olsa ülkesini anlatmaya çalışmış o insanlarla şimdi bu mülteci kampında belki de tekrar karşılaşıyorum…

Ve bu zorunlu yolculuğun henüz tamamlanmadığı ve aslında yeni başladığının en ironik kanıtı ne biliyor musunuz? Yolun sonundaki Berlin’e vardıklarında kendilerine ev olarak tahsis edilen ilk yer eski bir havaalanı. Eski bir havaalanının hangarlarına kurulmuş olan mülteci çadırları. Bundan sonraki hayatınız daimi ve zorunlu bir yolculuk olarak geçebilir demek istermişçesine… Bundan sonraki hayatınızda hangi ülkeye gitseniz, nereye ait olmaya çalışsanız size fazlalık, düzen bozan istenmeyen misafir ya da en iyimserinden geçici yolcu muamelesi yapılacak dercesine…

IMG_9087

Hama