Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

Tek Başına Sırtçantalı Olmak: Koh Phangan’a Bir Bilet

Standard

27.05 – 06.06.2012

Çılgın dolunay partileri ile ünlü bir eğlence adası olan Koh Phangan’daki hayatı huzur dolu olarak nitelemem alışılmadık gelebilir kulağa ama tam da böyle, huzur dolu bir hafta geçirdim bu güzel adada. Koh Phangan’a geliş sebebim bir haftalık bir yoga kampı olduğu için ve yaklaşık 2 aydır yollarda olmanın getirdiği yorgunluk da ağır basınca sadece huzuru ve sakinliği tercih ettim burada. Dolunay partisine bile katılmadım, bu yazı serisinden beklentilerinizi baştan ona göre ayarlayın yani 🙂 Koh Phangan seyahatimi iki bölüm halinde anlatacağım. Okumakta olduğunuz bu ilk bölüm daha çok tek başına seyahat üzerine izlenimlerimi içeriyor. İkinci bölümde ise bu adaya asıl geliş sebebim olan Agama Yoga’yı yazacağım.

Koh Phangan sahilleri

Koh Phangan sahilleri

Til’le birlikte Bangkok’a döndükten sonra o, Bangkok’tan Almanya’ya uçuyor, ben ise tek başıma düşüyorum yine yollara. Bangok’ta Khao San Road’da bulunan turist acentalarının hepsi Bangkok – Koh Phangan arasında gece otobüsü ve bot ulaşımını içeren kombine biletler satıyorlar, fiyatlar da birbirinin benzeri. Çok pratik bu kombine biletler, herkese tavsiye ederim.

Gece otobüsünde yanımda sırtçantam, elimde tek kişilik biletim, beni uğurlayan Til’e camdan el sallarken, kendimi okula yeni başlayan çocuk gibi hissediyorum resmen. Bu benim ilk solo sırtçantalı seyahatim. Daha önce defalarca tek başıma seyahat ettim ama hepsinde gideceğim otellerde rezervasyonum belliydi, indiğim yabancı ülkelerde hava alanında beni karşılamaya gelen bir lokal insan bulunurdu, gitmem gereken yerlere ulaşmak için bir taksiye atlayıp adresi veriverirdim. Sonra sırtçantalı seyahatlere başladım. Konfor alanımı genişlettim, tur acentaları, otel rezervasyonları olmadan gezmeyi, köşe bucakta kalmış, turistlerce bilinmeyen yerler keşfetmeyi, gerektiğinde tren istasyonlarının bekleme salonlarında yere bir örtü serip uyumayı, uçak ve taksi yerine tren ve otobüs kullanmayı öğrendim, sevdim. Ama genelde yılların sırtçantalısı olan Til’e sırtımı dayamayı da ihmal etmedim. Güvenli olması açısından seyahatler sırasında paramız bile Til’in beline taktığı gizli fermuarlı kemerde saklı durur, ben gayet rahat dolaşırım sokaklarda, paraya ve pasaporta sahıp çıkma kaygısı olmaksızın.

Artık sırtçantam ve ben başbaşayız bir süreliğine

Artık sırtçantam ve ben başbaşayız bir süreliğine

Ama şimdi tek başıma, hangi otelde kalacağıma bile karar vermemiş olarak yoldayım. Daha ilk geceden, otobüs molalarında tuvalete gitmem gerektiğinde yolda tek başına olmanın zorluklarını farkediyorum: Eşyaları yanıma almam lazım, gözkulak olacak kimse yok. Tek başına seyahatin zorluklarıyla ilgili diğer gözlemlerim ise şöyle:

  • Tüm eşyalara, sırtçantana, parana, pasaportuna tek başına sahip çıkmak ne önemli ve ne zor bir işmiş. Yol arkadaşıyla seyahatin en büyük avantajlarından biri de bu olsa gerek, gerektiğinde eşyalara gözkulak olacak birisi.
  • Tek kişilik hostel, pansiyon ve bungalov fiyatları iki kişilik odalarla karşılaştırınca (kişi başı) fiyat daha pahalıya geliyor. Bu yüzden tek başına seyahat ederken bile, güvendiğiniz başka solo gezginlerle karşılaşınca iki kişilik bir oda paylaşmak ya da çok kişilik hostel yurtları daha hesaplı.
  • Hiç tanımadığın bir şehre ilk kez vardığında, keyfin yokken, yorgunken, hastayken yanında güvendiğin bir yol arkadaşının olması  büyük bir rahatlık olabiliyor.
  • Motosiklet ya da vespa kullanmayı bilmiyorsanız, bunları kullanabilen bir yol arkadaşınızın olması Güney Asya ülkelerinde büyük avantajmış meğer.
  • Odanızdaki hamamböceği, kertenkele ve bilimum haşereyle savaş konusunda iş başa düşüyor. Ne yalan söyleyeyim, en zorlandığım kısım bu oldu. Korkuyorum, evet.

Zorlukları sıraladım hemencecik. Hala, hayatımı yol arkadaşımla seyahat ederek geçirmeyi istiyorum. Ama, Til’in bu yazdıklarımı anlamayacak olması ihtimaline de güvenerek paylaşmam gereken bir sırrım var şimdi: Tek başına seyahat etmenin büyüsüne kapıldım bu ilk solo seyahatimde. Bir iki günlük bir alışma ve zorlanma devresinden sonra bir anda kendimi bambaşka bir tecrübenin ve maceranın içinde buldum. İşte bunlar da tek başına seyahat etmenin güzelliğine dair gözlemlerim:

  • İddia ediyorum, iyi bir arkadaşla seyahat, hele de bu arkadaş sevgili ya da eşse,  insanı birazcık asosyal yapıyor. Til’le gezilerimizde sosyal bir çift olduğumuzu sanırdım üstelik. Diğer gezginlerle yapılan sohbetler, arada birlikte çıkılan turlar, bir iki akşam başka gezginlerle beraber yemeğe eğlenceye çıkmalar filan. Ama sonuçta insanı gerçekten kabuğundan çıkmaya, sosyal olmaya iten hatta zorlayan şey tek başına olmakmış. (“Tuvalete gideceğim, sırtçantama bakar mısın? “, “Tek başına bir bayan olarak burada kalmak güvenli mi?”den başlayıp gidiyor konuşma konuları 🙂 ) Diğer gezginlerle gerçekten arkadaşlık kurduğum tek seyahatim Koh Phangan oldu diyebilirim. Ha bir de, Koh Phangan’da motosiklet kullanmayı bilmeyen yalnız bir turist olmak da başlıbaşına sosyalleşme kaynağı. Koh Phangan’a gelen turistler (en azından benim kaldığım Sri Thanu ve Haad Rin civarındakiler) genelde batılı sırtçantalı gençler ya da yoga tutkunları. Çok rahat ve arkadaşça bir atmosfer esiyordu heryerde, sadece yerli halk değil turistler arasında da. Adanın ana caddelerinde ne zaman yalnız yürümeye çıksam ya da yoga okulu yollarındayken  beni gideceğim yere ya da yakınına kadar bırakmayı teklif etmek için yanımda duraklayan bir motosikletli turist oluyordu mutlaka.
  • Tek başına seyahat insanı daha pratik, daha zeki ve daha çevik yapıyor. Güvenli bir seyahat için sürekli gözler ve kulaklar, algılar açık durumda olmalı. Tüm kararları kendi başına verme ve herşeyi tek başına organize etme gerekliliği insana hem çok değerli bir tecrübe oluyor, hem de kendi güç ve potansiyelinizin şaşırarak farkına varıyorsunuz.
  • Bazen uzak yol seyahatlerine herşeyden uzaklaşmak, yepyeni bir dünya keşfetmek için çıkar ya insan, işte özellikle böyle gezilerde tek başına olmak önemli belki de. Yanınızda size sürekli normal sizi, günlük hayattaki sizi hatırlatan birisi olmadığında, hiç tanımadığıniz bir sizle tanışmak mümkün olabiliyor.
  • Tek başına yolculuk etmek insanı hem alabildiğine cömert ve paylaşımcı yapıyor, hem de bir o kadar bencil olmasına izin veriyor. Yemeğinizi, suyunuzu, zamanınızı, düşüncelerinizi, korkularınızı hiç tanımadığınız insanlarla seve seve paylaşıyorsunuz. Kimsenin planına, isteğine uymak durumunda kalmadan sadece kendi istek ve beklentilerinize göre seyahatinizi planlayabiliyorsunuz da.

Ben yine de genel olarak yol arkadaşımla seyahati seçen bir gezgin olacağım sanırım ve umarım bundan sonraki sırtçantalı hayatımda da. Ama arada bir firsatını bulup tek başına seyahatlere çıkmak da yeni hedeflerim arasında 🙂

Gelecek yazıda Koh Phangan’da huzurlu ada hayatı ve Agama Yoga maceralarım sizi bekliyor!

IMG_10660

Kategori: Sırt Çantasıyla Güney Asya

Rüyalarımdaki İstanbul: Berlin

Standard

Selvi Boylum Al Yazmalım filmini izleyenler hatırlayacaktır, filmde Asya’nın hayatında iki erkek vardır: Onu aşk acısından süründüren, başkalarıyla aldatan, bir günü bir gününü tutmayan, dengesiz, arızalı ama yakışıklı, çekici, şeytan tüyü olan ilk aşkı İlyas. Daha sonra karşısına çıkan ve ona huzurlu, güvenli bir sığınak olan, dengeli, sakin Cemşit. İşte İstanbul, benim İlyas’ım, Berlin ise Cemşit.

alyazmalim

İstanbul’da hayatımın yarısı beklemekle (bitmek tükenmek bilmeyen  trafik sıkışıklıkları), diğer yarısı koşturmakla (trafikten kurtulup da nihayet varılan hedefte başlayan koşturmaca) geçerdi. İstanbul, durmayı, dinlemeyi, dinlenmeyi, sakin kalmayı bilen bir şehir değil. Zaten ben de bu delidolu, kargaşalı, hareketli telaşlarına vurgundum zamanında bu şehrin. Ta ki artık peşinden sürüklenemez derecede yorulup, nefes almaya, duraklamaya ihtiyacım olduğunu hissedene dek.

Berlin, hiç bir şey yapmadan durmasını ve bunun tadını çıkarmasını bilen bir şehir. İşsiz güçsüz ama kaygısız insanları, sanatçıları, öğrencileri telaşla koşturmak yerine, parklarda, nehir kenarlarında, sokak üstü kafelerinde oturup önlerinden geçen günü izlemeyi tercih ediyorlar sık sık. Siz de onlardan biri olabiliyorsunuz istediğinizde. Kimsenin gözüne batmıyor bu haliniz, kimse tuhaf bakmıyor size. Bir süre sonra siz de alışıyorsunuz hatta, içinizdeki o sürekli “Hadi kalk, boş oturma, daha yapılacaklar var” deyip duran ses yavaşlayıp duyulmaz oluyor. Bana meditasyon yapmayı öğretti Berlin.

Güzelliğinin ve popülerliğinin sonuna dek farkında olan ve bunun keyfini çıkaran, şımarık, cilveli, kaprisli İstanbul… Okulun en popüler çocuğu, en güzel kızı gibi seyretmekten vazgeçilemeyen ama yanına yanaşması, arkadaş olunması zor… İstanbul’da haftasonları evimden kalkıp sevdiğim bir semte kahvaltı yapmaya gitmek istemem çoğunlukla yorgunlukla ve stresle sonuçlanırdı. Hele hava da güzelse, trafiği aşıp, çoktan tıklım tıklım olmuş kahvaltı mekanında bir yer bulup da kahvaltıya oturabilmek akşamı bulurdu bazen. Büyük aşkım Taksim ve İstiklal Caddesi’ne ulaşmak için geçirdiğim zamanları toplasak herhalde ömrümün yarısına denk gelir. Çünkü evim Maltepe’de, işyerim Gebze’deydi…

En çok özlediğim...

En çok özlediğim…

Fazla güzel, fazla beğenilir olmakla başa çıkamayıp yalnızlaşan; güzelliği artık şaşırtmayacak kadar benimsendiği için, şaşırtmaya yönelik başka metodlar bulmak uğruna kendine zarar vermeye başlayan ünlü kadınlar gibi İstanbul. Güzelim sokakları, eski evleri, tarihi semtlerini birer birer yokedip, yerlerine devasa gökdelenler, canavar plazalar, çirkin alışveriş merkezleri yaratıyor. (Metaforu abarttım biraz, biliyorum, çarpık ve plansız kentleşme İstanbul’un değil bizlerin suçu maalesef)

İlk bakışta farkına varılmayan, sessiz, çekingen bir güzelliği var Berlin’in. Kendisi ile arkadaş olmak isteyenlere elini uzatıveren bir şehir. Ve tanımaya başladıkça, birlikte zaman geçirdikçe anlıyorsunuz aslında ne kadar büyüleyici bir güzelliği olduğunu. Kaprisi yok, cilvesi de yok. Bunu sıkıcı bulanlar olabilir. Ben ise bayılıyorum bu güzelliğinin farkında olmayan, alçakgönüllü, oyunsuz hallerine. Şehrin en uzak noktası ile evim arasındaki mesafe 1 saati bulmuyor bile. Trafik sıkışıklığı neydi unuttum. Metro ve trenle, bisikletle  gidip geliyorum heryere. Araba kullanmayı unuttum. Bir daha hatırlamak istemiyorum da…  Güzel havalarda kahvaltı yapmak için piknik çantamı hazırlayıp yakınlardaki parklardan birinin nehir kıyısına gidiyorum. Bir kafede brunch yapmak istediğimde de öyle saatlerce trafikte kalma, sıra bekleme derdi yok ama. Sürprizler yapmak, şaşırtmak gibi kaygıları yok Berlin’in. Herşey yerli yerinde, düzenli. Eski ve yeni bile bir araya gelince çarpıcı tezatlar oluşturmak yerine uyumla yerleşiveriyorlar alışılagelmiş şehir resminin içine. Plaza ve iş yerlerinin bulunduğu yer belli. Yeşil görmek istediğinizde nereye gideceğinizi, çirkin bina görmek istemediğinizde nereye gitmeyeceğinizi biliyorsunuz… Sıkıcı bulanlar olacaktır. Ben ise, yıllardır yaşadığı dengesiz, yarını belli olmayan, inişli çıkışlı, arızalı aşklardan yorulmuş kadınlar gibiyim yaşadığım şehirler konusunda. Önceliklerim, huzur ve güven.

Berlin

Berlin

Sevgili koşu parkım...

Sevgili koşu parkım…

İstanbul’dayken, büyük bölümü ofiste masa başında oturmakla geçen hayatımı dengelemek, bedenimi çalıştırmak için spor yapardım. Spor yapmak demek, herkesin iş çıkışı geldiği havalı ve kapalı spor salonlarından birine üye olup, havasız ve dörtduvar salonlarda koşu bandı üzerinde koşturmak, koşu bandında koştururken de bir yandan tepedeki ekrandan birşeyler izlemek demekti. Bol makyajla ve son moda spor kıyafetleri ile gelinen bu salonlarda genelde kaslar ya da sportif performanslar sergilenirdi. Spor salonları, spor yapmaktan çok sosyalleşmek için kurulmuş yerlerdi sanki.

Berlin’e geldiğimden beri spor salonları çıktı hayatımdan. Çünkü yemyeşil, koskocaman parklar var burada, her semtte, her evin yakınlarında en az bir tane… Sabahları, kilometrelerce uzayıp giden, içinden ağaçlar, çiçekler, göller, tavşanlar, sincaplar, kuşlar geçen bir parkta koşuyorum. İsimlerini, kim olduklarını bilmediğim onlarca spor arkadaşım var, her sabah benim gibi koşan ya da bisiklete binen, yürüyen, thai-chi yapan. Sessizce selam verip gülümseyerek geçiyoruz birbirimizin yanından, yetiyor bize böylesi bir sosyalleşme. Kimse kimsenin ne giydiğine, ne kadar hızlı koştuğuna ya da ne kadar esnek ve çevik olduğuna bakmıyor. Dev ekranlardaki yabancı diziler yerine, ağaçları, sincapları, kuşları seyrediyorum spor yaparken. Temiz havayı içime çekiyorum, kapalı salonların oksijeni bitmiş havası yerine.

“İstanbul’u özlemiyor musun hiç?” diye soranlara, “Hiç özlemez miyim…” diyorum. “Neden geri dönmüyorsun o zaman İstanbul’a?” diye soranlara, Selvi Boylum Al Yazmalım filmini izlemelerini söylüyorum.

İstanbul, deniz kokusuyla, boğaz manazarasıyla, İstiklal Caddesi’yle, Sultanahmet’iyle, beyefendileri ve hanımefendileriyle rüyalarımda yaşıyor. Bana evin neresi diye soranlara “rüyalarımdaki İstanbul, gerçek hayattaki Berlin” diyorum…

Sevgi neydi?

Sevgi neydi?

Şilan Küçükokur Bartel