Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

Doğu Karadeniz Turu 2: Rize/ Uzungöl Yaaylalar Yaylalar

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Çay nasıl yapılır öğrendik
Yaaylalar yaylalar
Uzungöl’de muhlama yedik
Yaaylalar yaylalar
Rafting yaptık, eğlendik
Yaaylalar yaylalar( olmuyor, di mi?)

Trabzon ve çevresinden sonra bugün ikinci yazımızda biraz daha doğuya, çay bölgesi Rize’ye, yaylalara ve Uzungöl’e geçiyoruz.
İlk gecemiz Sürmene’deydi geçen yazıyı okuduysanız, o yüzden sabah Sürmene’nin meşhur bıçakçılarında alıyoruz soluğu.( Seyahat diliyle yazma çabalarım) Bıçakların güzelliği ve keskinliği karşısında nefesimiz kesiliyor 🙂 Yok yaa, ne taşıyalım senede bir defa et keseceğiz diye düşünüp almadık bıçak mıçak. Ama ilgisi olanlar mutlaka bir baksın, çakısından baltasına kadar diyorum. Sürmene’nin diğer meşhur konuları Süper Baba dizisi (30 yaş üzeri için) ve pidesi. Pideye vaktimiz olmadı ama Karadeniz’in her yerinde bir pide durumu var zaten.

RİZE

Rize’de çılgın bir inşaat durumu var, hatta Türkiye inşaat sektörü de Rize’lilerin elindeymiş, bu zor bölgede ev yapabilenler acayip yetenekli oluyorlarmış. Zaten Rize kelimesi de Risus’tan geliyormuş.(Kelime anlamı dağ eteği)

Rize’de ilk yaptığımız şey hemen bir çay fabrikasına gitmek oldu. Şahsen ben bu konulara meraklıyımdır, o yüzden her anlatılanı not aldım, çay yapımının ve içiminin inceliklerini öğrendim, hatta çayı topladım bile, ama o dördüncü yazıda.

Çaylar toplanmış, kurutuluyor.

Çaylar toplanmış, kurutuluyor.

Şimdi yukarıda fotoğrafta gördüğünüz gibi toplanan çaylar hemen farikaya getirilip kurutuluyor. Çay pazarının %80’i Çaykur’un, %20’si özel kuruluşların elindeymiş. Bu arada yine merak edenler için, çay tarlası bir kez ekildikten sonra 50 yıl boyunca çay verirmiş, ayrıca hasat senede üç defa olurmuş, mayıs, temmuz ve eylül olmak üzere. Çayın üst yaprakları kesildi diyelim, iki ay sonra yeniden üstten filizlenenler de kesiliyor, altta bitki sabit kalıyor.

İlk aşamada çay yeşil, kurutuldu, nemi azaldı. Sonra ikinci aşama dalın yapraklarından ayrılması için kıvırma, kazanlama sistemi. Üçüncü aşama çayı buhar basıncıyla mayalaştıran fermantasyon sistemi. Bu aşamada yeşil çay içime hazır hale geliyor, sonrası siyah çay için. Dördüncü aşama çayı kurutan fırınlama sistemi, ki burada nem oranı artık %3 seviyesine düşüyor, son aşama da çayı tasnifleme aşaması. Bu aşamada çay kalitesine göre üçe ayrılıyor:

Çay filizi: En kaliteli
Çay çiçeği: ikinci kalite
Harman çay:üçüncü kalite

Çay bu aşamadan sonra iki ay daha bekletilip öyle paketlenirmiş. Paket açılmadıkça çay dolapta 3-5 yıl bekleyebiliyor, hatta bekledikçe şarap gibi tadı güzelleşiyormuş.

Şimdi gelelim çayı demlemeye… Porselen veya çelik demlik, bunu biliyorsunuzdur, ama altta su kaynarken üste çay konmazmış, bunu biliyor muydunuz? Ve alttaki su hiçbir zaman fokur fokur olmamalıymış, tam kaynama noktasında çayı demleyip 20 dakika kısıp ateşte bekleyip, 30 dakikada içmek gerekirmiş. Çay şekersiz içilmeliymiş tadı kaçmasın diye, bunlar çok gerçekçi değil tabi günlük hayatta, ama merak eden denesin.

Rize Kalesi

Rize Kalesi

Rize’de botanik parkı var, gidilip bir çay içilebilir, manzarası güzel, Rize kalesi görülüyor. Rize’de rize bezi satan yerler var, Şile bezi gibi, merak eden bakabilir. Bir de kolonyaları vardı, çay kolonyası, tütün kolonyası, ve tabi ki hamsi kolonyası. Valla meraklıysanız, hayatta her şeyi bir kez bile olsa denemeliyim diyorsanız bakın, ama sonra bana küfretmeyin. Rize’de bu aralar en konuşulan konu da Rize Üniversitesi’nin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi, yorum yok…

Rize’den Uzungöl’e giderken Of’tan geçiyorsunuz, imamı ve Of çayı ünlü. Oflu imamlarla ilgili bir sürü fıkra var, web sitemizin yasaklanmaması adına burada yazmayacağım 🙂 Of yunancada Ofyus’tan geliyor, ofyus yılan demekmiş.

UZUNGÖL

Evet, güzel, ama çok çok beğenmedim açıkçası. Aslında biz en güzel zamanında gitmişiz, ramazanda, çünkü temmuzda özellikle Arap turist akınına uğrar, çok kalabalık olurmuş. Çevrede alabalık yenen, oturulan alkolsüz bir çok yer var, ben muhlama yedim, beğendim, ama hizmet kötü, kalabalığa alışan restoranlarda genel bir şımarıklık hali gözlemledim.

Yürüyüş yapabilirsiniz, deniz bisikletiyle gölde dolaşabilirsiniz.(Yarım saat 20 TL) Etrafına set çekilmeden önce daha güzelmiş, öyledir tabi, ne akla hizmet? Bir de HES ve teleferik konuşuluyor, neyse, yorum yok…

Uzungöl-başı

Uzungöl-başı

Uzungöl-sonu

Uzungöl-sonu

Geleneksel Karadeniz lezzeti-Muhlama(Mısır ekmeği, tereyağı ve peynir) Çok peynirli olan muhlama, az peynirli olan kuymakmış, aralarında az da olsa fark varmış yani.

Geleneksel Karadeniz lezzeti-Muhlama(Mısır ekmeği, tereyağı ve peynir) Çok peynirli olan muhlama, az peynirli olan kuymakmış, aralarında az da olsa fark varmış yani.

Uzungöl’ün en güzel kısmı yaylalarına çıkmak, biz iki yaylayı gördük, 2200 metre yüksekliğinde Karastel(Garester) ve 1700 metre yüksekliğinde Lustra yaylası. Aslında Uzungöl de 1100 metre yüksekliğinde, yani ulaşım kolay diyebilirsiniz, ama değil, kıvrıla kıvrıla, bazen sislerin, bazen çiçek tarlalarının içinden geçerek, en az 45-50 dakika minibüslerle gidiyorsunuz, ama kesinlikle değiyor. Bu yaylaların isimleri Türkleştirilmemiş, çok da güzel olmuş, hayal gücünüzü tetikliyor, gidip de Yeşilyayla falan yapsalardı isimleri gerçekten kızardım.

Bu yaylalarda yürüyüş yapabilir, süt içebilir, çocuklardan kekik alabilirsiniz, ama lütfen çiçekleri koparmayın.

Hava güneşliyken bile serince oluyor, bir hırka alınabilir.

Yayla halkı hayvancılıkla geçiniyor. Yaylalarda boğa güreşleri, şenlikler, festivaller yapılıyormuş.

Karaste Yaylası

Karaste Yaylası

Lustra yaylasında kendinden büyük yükünü taşıyan teyze

Lustra yaylasında kendinden büyük yükünü taşıyan teyze

Yaylayı sis basıyor-altta minicik Uzungöl manzarası

Yaylayı sis basıyor-altta minicik Uzungöl manzarası

Yaylalara gidince yine beni o değişik deneyimler yaşarken basan biz bu dünyada karıncayız, dünya ne kadar büyük, hayat nedir, vb felsefi düşünceler bir hayli oyaladı. Bir de fotoğraf çektirirken sağa sola koşup hoplaya zıplaya poz vericem diye düşüp durdum. Bu yüzden oksijen olayını çok gözlemleyemedim. Yani Karadeniz’e giden herkese dönüş yolunda ezberletilen “Yeşile doydum”,”oksijen orda, nefes aldığımı hissettim”, konularına giremiyorum, daha doğrusu yeşile doymadım, keşke İstanbul da yeşil olsa… Oksijen de fazla mıydı anlamadım valla, herhalde beynim çoktan zehirlenmiş, ya da ben bi garibim.

Kısaca o bölgede yapılacak en güzel şey mümkünse bir çay fabrikasına gitmek, ve hemen yaylaya çıkmak. VEEEE günün hevesle bekleneni, rafting..

Rafting Rize’ye 30 km mesafede, Kaçkarlar’da, Ayder Yaylası’nın girişindeki Fırtına Vadisinde, Fırtına deresinde yapılıyor. Dördüncü gün Fırtına vadisine ve Ayder’e tekrar gittik, o yüzden burda çok bahsetmeyeceğim, detay bilgi dördüncü yazıda.

O bölgede zaten bir çok rafting yeri var, ama özellikle isim vermem gerekirse biz Taka Rafting’de yaptık. 4-5 kişi olmanız gerekiyor, çünkü botta akıntıyla beraber ciddi kürek sallıyorsunuz, biz toplamda 3 defa yaptık, korkulacak bir şey, yok, eğer istiyor ama cesaret edemiyorsanız mutlaka yapın derim, çünkü çok çok eğlenceli. Zaten sizi öncesinde sıkı bir eğitime sokuyorlar, tam 10 dakika 🙂 Ama her durumda ne yapmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.

Az bilenler veya deneyimliler için farklı etaplar var, 10 km kadar, yaklaşık 40 dakika sürüyor, biz yaptığımızda 35 TL’ydi, ki Melen çayında ya da Dalaman çayında bunun 2-3 katını istiyorlar.

Rehber botun en arkasında duruyor, her şey kontrol altında, suya düşerseniz de sizi tutup bota geri çekiyorlar, oluyor bitiyor. Biz akşam üstü, 7 gibi yaptık, su çok soğuk değildi, hatta yüzdük bile biraz, size orda plastik patik veriyorlar, ama isterseniz ayağınızdan çıkmayacak terliğiniz, bir havlu ve tabi mayolarınız yanınızda olsun.

Temmuz sonu olduğu için suyun debisi biraz düşüktü, ama çok çok eğlenceliydi. Kürek çekerken heey, hoop diye bağırıyorsunuz, herkesin uyum içinde kürek çekmesi gerekiyor, ama tam bir curcuna oluyor tabi.

Öncesi

Öncesi

Sonrası- orada çılgınca gülen de benim

Sonrası- orada çılgınca gülen de benim

En sonrası

En sonrası

Tabi raftingde yorulup kendimizi otele attık, biz Dedeman Rize’de kaldık, deniz kenarındaydı, hatta gece dokuz gibi kayalık ama sıcacık bir denize girdik. Sonra erkenden yattık, çünkü ertesi gün bizi büyük bir gün bekliyordu, Batum, Gürcistan…Üçüncü yazıda görüşmek üzere…

Yazar: Ceren Aydın

Laos Gezisinin En Heyecanlı Bölümü: Kong Lo Mağarası

Standard

06- 07. 05. 2012

Vientiane’da kaldığımız otel vasıtasıyla bizi Kong Lo Mağarası’nın bulunduğu Kong Lo köyüne götürecek bir turist otobüsü ayarlıyoruz (kişi başı bilet fiyatı 11 Euro). Sabah erkenden yola çıkıyoruz, 6 saatlik yolculuk konforlu ve klimalı otobüs sayesinde çok rahat geçiyor. Otobüs televizyonunun ekranında dönüp duran acılı aşk hikayelerinin anlatıldığı Laos klipleri en büyük eğlencemiz yine.

Otobüsümüz molada

Otobüsümüz molada

Kong Lo Mağarası’nı ziyaret etmek isteyenler için iki ana konaklama seçeneği var. Ya Kong Lo Mağarası’na yaklaşık 1 saat mesafedeki, daha büyük yerleşim yerleri olan Ban Khoum Kham veya Tha Khaek’te kalabilirsiniz ya da bizim yaptığımız gibi Kong Lo Köyü’nde misafir olabilirsiniz. Otobüsümüz Tha Khaek’in içinden geçiyor ve bir kısım yolcu burada iniyor ama biz son durak olan Kang Lo Köyü’ne kadar (Ban Kong Lo) devam ediyoruz. Otobüs önceden anlaşmalı olduğu, köyün tek büyükçe konaklama tesisi sayılan bir pansiyonun önünde duruyor. Ama biz homestay olarak bilinen köyden bir ailenin evinde kalma olayını denemek istiyoruz. Gel gör ki bu aileyi nereden bulacağız? Bizimle otobüsten inen turistlerden bir grup hemen bu pansiyona yerleşiyorlar. Biz biraz oyalanıyoruz pansiyonun önünde, kime gidip ne soracağımızı bilmeden. Bir kaç dakika geçmeden yanımıza güleryüzlü genç bir kadın yaklaşıyor. Bildiği tek İngilizce “Sleep, eat?” (Uyku, yemek). Evet diye kafa sallıyoruz, beni takip edin der gibi bir işaret yapıyor, düşüyoruz peşine. Az ilerideki köyün caddeye yakın kısmında bir bungalovun önünde duruyoruz. Beklediğimiz gibi bir aile evinde kalmayacağımızı öğrenince biraz hayalkırıklığına uğruyoruz, bu derme çatma bungalov sadece turist misafirler için yapılmış. Ama akşam yemeği ve sabah kahvaltısını bu ailenin evinde yiyeceğimizi öğrenince en azından ucundan görmüş olacağız ev misafirliğini, n’apalım diyerek kabul ediyoruz bu bungalovda kalmayı. (Akşam yemeği ve sabah kahvaltısı dahil gecelik bungalov fiyatı ise sadece 5 Euro!). Bizi buraya kadar getiren rehberimiz aynı zamanda bu bungalovların sahibi olan köylü ailenin annesi. Akşam yemeğini pişireceği kendi evlerini gösteriyor bize ve saat 19:00’da onlarda olmamızı söylüyor. Bir iki saat köy ve civarında dolaşıp, yaklaşık 10-15 dakika yürüme mesafesinde bulunan Kong Lo Mağarası’nın girişine dek yürüyüp sonra akşam yemeği için köye dönüyoruz. Bize gösterilen eve vardığımızda ev sahibimiz bungalovun mutfak olarak düşünülmüş köşesindeki ocağın başında yemek pişirmeye oturmuş bile. Bir süre evin küçük çocuklarıyla oynayıp evin babası ile biraz iletişim kurmaya çalışıyoruz.  İngilizce konuşamadıklarından ne yazık ki sohbet etme imkanımız pek olmuyor. Yemek son derece basit ama lezzetli: pirinç ve sebze yemeği, önden sebze çorbası. Bu arada bizimle aynı otobüsle buraya gelmiş olan  4 kişilik bir sırtçantalı grubu da bize katılıyor, 18-20 yaş arası Avusturalya ve Kanada’lı gençler. Akşam yemeğini birlikte yiyor ve ertesi sabah saat 7’de kahvaltıda buluşmak üzere sözleşip odalara çekiliyoruz.

Kong Lo Köyü'nden Kong Lo Mağarası'na giden yol...

Kong Lo Köyü’nden Kong Lo Mağarası’na giden yol…

Kong Lo Mağarası'nın bulunduğu park

Kong Lo Mağarası’nın bulunduğu park

Ev sahibemiz akşam yemeğini pişirirken

Ev sahibemiz akşam yemeğini pişirirken. Son teknoloji pirinç pişiricisine dikkat! 🙂

Bir köy evinden manzaralar

Bir köy evinden manzaralar

Ve akşam yemeğimiz hazır!

Ve akşam yemeğimiz hazır!

Ertesi sabah erkenden yine ailenin evindeyiz, sabah kalhvaltısı için. Kahvaltıdan sonra 4 kişilik diğer grupla birlikte mağaraya doğru yola çıkıyoruz. Mağara içine yolculuk için kiralanan botların 3’er kişilik olduğunu duyduk, bu sebeple bu grupla birlikte hareket etmek her açıdan faydalı 🙂 Mağara bir parkın içinde yer alıyor, girişte 1-2 Euro’luk giriş ücreti ödeniyor. Sabah çok erken gelmiş olmanın avantajı, bizden başka kimseler yok ortada. Sıra ya da bot beklemek zorunda kalmadan hemen iki bot ayarlanıyor ve yola düşüyoruz. (Botlara da ekstra 3-4 Euro ödeniyor).

Kong Lo Mağarası içinde uzayıp giden 7.5 kilometrelik bir nehir boyunca botlarla tur atılabiliyor. Mağara inanılmaz görkemli, genelde 30 metre genişliğinde ve kimi kısımlarda tavan yüksekliği 100 metreyi buluyor. Bu devasa ve yer yer ışıklandırılmış ama genelde karanlık mağaranın içinde yaklaşık 8km boyunca botla seyahat tuhaf hisler uyandırıyor insanda. İki bot önlü arkalı ilerliyoruz ve kaptanlarımız ışıklandırma olan kimi kısımlarda botları kıyıya çekiyor. Böylece mağara içinde yürüyerek keşifte bulunma şansımız da oluyor. Sarkıt ve dikitler, karanlığın içinde uçuşup duran yarasalar, kafamızda tepe lambalarımızla sağa sola bakınıp duran bizler, sanki bir Indiana Jones filmi içindeyiz 🙂 Yarım saat kadar mağara içinde oyalandıktan sonra botlarla mağaranın diğer tarafından çıkıyoruz ve küçük bir köye yanaşıyoruz. Burada bir içecek molası veriliyor. Sonra tekrar botlara dönüp yine geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz öbür tarafa. Bu arada farkediyoruz ki bu mağara iki yakadaki küçük köyleri de birbirine bağlıyor. Mağara içinden geçen botların kimisi bizimki gibi turist gezdirme botu. Ama kimisi de köylülerin ulaşım için kullandıklari bot-taksiler.

Mağaraya giden yol. Çok heyecanlıyız!

Mağaraya giden yol. Çok heyecanlıyız!

Mağara girişinde botlarımız bizi bekliyor

Mağara girişinde botlarımız bizi bekliyor

Mağara girişi

Mağara girişi

Mağara içinde klasik turist pozu :)

Mağara içinde klasik turist pozu 🙂

Mağarada keşif turu

Mağarada keşif turu

Mağaranın diğer ucundan çıkış

Mağaranın diğer ucundan çıkış

Mola vereceğimiz köye varmak üzereyiz

Mola vereceğimiz köye varmak üzereyiz

Başlangıç noktamıza geri döndüğümüzde Til ve grup arkadaşlarımız mağara girişindeki küçük doğal havuzda biraz yüzme, atlama, zıplama, oynama molası veriyorlar. Bu arada belirtmek lazım, ön araştırmalarımızda mağara içinde şnorkelle dalış yapılabildiği yönünde bilgiler okumuştuk internette ve Til büyük bir hevesle yanına şnorkelini almıştı ama botla seyahat boyunca ve mağara içinde hiç böyle bir şnorkel alanına rastlamadık. Kaptanlarımıza sorduğumuzda da ancak mağara girişindeki bu doğal havuzlarda yüzülüp şnorkel yapılabileceğini söylediler. Yani biz bulamadık bu şnorkel hikayesinin aslını.

Saat öğlen olmadan mağara turumuzu bitirmiş, bungalovlarımızda son bir kez duş alıp çantaları toplayıp yola düşmüş durumdayız yine. Bir sonraki hedefimiz güneyde 4 Bin Adalar (Four Thousand Islands) olarak bilinen bölgedeki Don Khone Adası. Köyden çıkıp anayola nasıl varacağımıza dair en ufak bir fikrimiz yok ama bu uzak rotalardaki sırtçantalı gezilerde öğrendiğimiz bir şey varsa o da: Yola bir düş, gerisi mutlaka gelir 🙂 Ana caddeye çıkıp yürümeye başlıyoruz, mağara turu arkadaşlarımız da bizim kendimize inancımızdan etkilenmiş olmalılar ki peşimize takılıyorlar. Yanımızdan geçen bir kaç kamyonet ve motora el sallayıp durdurup nereye gittiklerini anlamaya çalışıyoruz. Sonunda çat pat İngilizce bilen bir şöför biraz ileride bir kamyonet-taksi durağı olduğunu, oradan bizi bir sonraki kasabaya götürecek taksiler bulabileceğimizi söylüyor. O kasabaya bir varırsak gerisi gelir nasıl olsa diyerek grup arkadaşlarımızla birlikte atlıyoruz bir kamyonetin-taksinin arkasına… Sonrası 24 saatlik bitmek bilmeyen, traji-komik bir yol hikayesi. Bir sonraki yazıya…

Mağara girişindeki gölcük

Mağara girişindeki gölcük

Sabah erkenden tarlalara çalışmaya giden köylü kadınları

Sabah erkenden tarlalara çalışmaya giden köylü kadınları

Yeniden yollara düştük

Yeniden yollara düştük

Yolculuklar bazen çok uzun sürse de yol manzaraları harika...

Yolculuklar bazen çok uzun sürse de yol manzaraları harika…