Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

Doğu Karadeniz Turu 1: Trabzon/Sumela, Yaaylalar Yaylalar

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Hep Karadeniz’e gitmek isterdik
Yaaylalar yaylalar
Çok isterdik de isterdik
Yaaylalar yaylalar
Gittik başımız göğe erdi
Yaaylalar yaylalar

Trabzon

Trabzon

Evveet, herkese merhaba. Amerika notlarından sonra Karadeniz notlarıyla karşınızdayım. Hep yurtdışı olmasın, ülkemizin güzelliklerini de gözardı edecek değiliz değil mi? Doğu Karadeniz, herkesin çok merak ettiği ama bir türlü gidemediği bir bölge. Özellikle gidilecek en uygun mevsimin(Temmuz) güneye gitmek için de en uygun mevsim olması kuzeye tercihi azaltıyor. Son yıllarda ilgi arttı, alternatif kültür turu isteyenlerin tercih ettikleri ve gerçekten görülmesi gereken bir bölge burası.

Bu gezi notları 4 günlük Doğu Karadeniz turunu kapsamakta olup dört yazıdan oluşacak. Biz kendimiz değil turla gittik, çünkü daha önce bu bölgeye hiç gitmemiştik, isteyen arabayla da gelebilir, ama yanınızda en azından bir bilen olmasında fayda var. Mesafeler kısa, gezilecek A noktası ile B noktası arası maksimum 1-2 saat sürüyor, ama yollar çok sapa, virajlar çok korkutucu vs.

İlk yazı yani bu yazı Trabzon ve civarı, 2. yazı Sürmene, Of, Rize, Uzungöl,Lustra ve Karaste yaylaları, 3. yazı Batum (Gürcistan), 4. yazı ise Karagöl, Fırtına Vadisi ve Ayder Yaylalarını anlatacak. Biz buraları çok sevdik, umarım siz de seversiniz.

Bu arada başlığımız yaylalar yaylalar ama sadece 3 tane yayla gördük, Karadeniz bundan çok daha fazlası. Başlık tamamen ironik, şarkının kadınları ne kadar aşağıladığını yeni fark eden ve bunu artık kullanmama kararı alan orduya teşekkür olarak verdim, sözlerin absürdlüğüne de kendimce her yazının başına koyduğum abuk şiirlerle karşılık veriyorum. Fare dağa küsmüş hesabı..

Başlamadan bir not daha eklemek istiyorum, burada yaptığım gözlemler tamamen kendi gördüklerime dayanıyor, şurası çok kalabalık, şurası çok kirli, orda görülecek bir şey yokmuş aslında diye yazarsam lütfen oralı olanlar ve bu yazıyı okuyanlar rahatsız olmasınlar, tabi ki sizin gibi bilmiyorum oraları, ama inanın yazdıklarımda herhangi bir önyargı yok.

TRABZON

Trabzon şu an Doğu Karadeniz’in en büyük ili. Kelime olarak yamuk anlamındaki Trophesus’tan geliyor. Tura bozan falan diyenler varmış, inanmayın 🙂

Trabzon bölgesinde kurulan imparatorluğun adı Rum Pontus İmparatorluğu değil, Kommenos devletiymiş. Bu devlet, 4. haçlı seferi neticesinde istanbul’dan kaçan Komnenos’lar tarafından kurulmuş. Pontus, yani Pontos, aslında deniz demekmiş. Helenistik çağda Karadeniz’e verilen ilk ad, hırçın deniz anlamına gelen ”aksenos pontos”, ama helenlerin geleneklerinde mevcut olan kötü bir şeye veya bir yere iyi bir ad koyup onun iyileşmesini bekleme adetleri varmış, bu yüzden Karadeniz’in dalgaları sakinleşir inancıyla adı değiştirilerek uslu deniz anlamına gelen ”efksinos pontos” yapmışlar. Zamanla da Karadeniz’e sadece pontos denilmeye başlanmış ve günümüze kadar böyle sürüp gelmiş.

Yöresel Karadeniz kıyafetleri ve kemençe

Yöresel Karadeniz kıyafetleri ve kemençe

Trabzon güzel bir şehir, zaten bence deniz olan şehir güzel şehirdir.Ramazanda yemek içmede dikkatli olmakta fayda var. Karadeniz’de sahile uzuuun bir otoban yapmışlar, ulaşım kolaylaşmış, ama evlerle deniz arasına otoban girmiş, bu da orada yaşayanların işine gelmemiş haliyle.

Trabzon’un ortasından Zağanos vadisi geçiyor,bu vadiye bakan evler de çok tutuluyormuş.

Bir de merkezde Park Meydanı ve Uzun Sokak var, Uzun Sokak Trabzon’un İstiklal Caddesi kıvamında, ağırlıklı yemek yenecek yerler ve birkaç mağaza var, hemen girişte Çardak Pide var, pideleri çok methediliyor, biz de beğendik.

Trabzon’un kolbastısı meşhur, kumar oynayan gençler kolcu(korucu) gelince “kolbastı” derlermiş, ordan geliyor anlamı.

Hediyelik eşyaları Ayasofya Müzesinin oradan alabilirsiniz.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf Akçaabat Yörük Çadırında çekildi, çılgınca denizi doldurup yer açıyorlar, fotoğrafta gördüğünüz bölgeye gelecekte spor kompleksi inşa edeceklermiş, büyük düşünüyorlar, olimpiyat gibi, tutacak mı, göreceğiz.

Yörük Çadırında yöresel yemekler yedik, hamsi kuşu, kaygana, turşu kavurma gibi. Yemekler güzeldi, mısır ekmeği inanılmazdı, ama mekan biraz fazla turistik.

AYASOFYA MÜZESİ

Türkiye’de 3 tane Ayasofya müzesi vamış, İstanbul, Trabzon ve İznik’te. İsa’nın bilgin yönüne uygun gördükleri en güzel, büyük kiliselere Ayasofya ismini verirlermiş, ben bilmiyordum, rehberimiz sağolsun. Müzekart geçiyor.

Bu müze Trazon’un en görülmesi gereken yerlerinden biri. 1200’lerde Trabzon İmparatoru Kommenos tarafından yaptırılmış, Fatih’in burayı fethinden sonra cami olmuş. Mimari olarak dışarıdan görünüşü harika, 12 köşeli çok hoş bir kubbesi var. Güney cephesi girişinde Adem ile Havva’nın yaratılışının anlatıldığı kabartmalar var. Aşağıdaki fotoğrafta sağdan sola sırasıyla görebilirsiniz: Adem ve Havva yaratıldı, Adem ve Havva cennette, Adem ve Havva yasak elmayı yedi hapı yuttu, aha cennetten kovuldular, ilk cinayet(Habil’in Kabil’i öldürmesi) vb. Enteresan olan nokta sağdan sola olması kabartmaların, sebebi bilinmiyor.

Yaratılış efsanesinin kabartması- En tepedeki tek başlı kartal Trabzon Rum İmparatorluğu sembolü- Çift başlı olursa Bizans sembolü. Kartal’ın başı,  imparatorluğun döndüğü yöne hükmettiğini simgeliyor.

Yaratılış efsanesinin kabartması- En tepedeki tek başlı kartal Trabzon Rum İmparatorluğu sembolü- Çift başlı olursa Bizans sembolü. Kartal’ın başı, imparatorluğun döndüğü yöne hükmettiğini simgeliyor.

Ayasofya-Dıştan Görünüş

Ayasofya-Dıştan Görünüş

İçeride zamanında çok güzel olduğuna inandığım, ama tabi günümüze gelinceye kadar tahrip edilmiş,  İncil’den sahnelerin canlandırıldığı freskler var. İsa, melekler, havariler, İsa’nın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü betimlenmiş.

Duvar süsü-4 incili yazan Matta, Markos, Luka, Yuhanna

Duvar süsü-4 incili yazan Matta, Markos, Luka, Yuhanna

Müzenin karşısında yanyana 2-3 tane hediyelik eşya yeri var, özellikle Trabzon gümüşü de meşhurmuş, üç çeşitmiş: Hasır, Kazaziye, Telkari. Telkari Mardin-Midyat’ta da yapılıyor, ama Kazaziye bu yöreye özgüymüş. İlgilenirseniz size nasıl yapıldığını da anlatıyorlar. Onun dışında hamsi şeklinde buzdolabı süsünden kemençeye kadar her şey var. Buradakileri beğenmezseniz Sumela Manastırı’nın orda da gümüş hariç diğer hediyelik eşyaları daha uygun fiyata bulabilirsiniz.

ATATÜRK KÖŞKÜ

Bu köşk de eğer vaktiniz varsa gezilebilir, 1-2 saatinizi alır ama güzel bir yer, Trabzon merkezde bir tepede. Bahçesi, içi çok bakımlı. 1923’ten sonra nüfus değişimiyle hazineye geçmiş, 24’te buraya gelen Atatürk çok beğenmiş, ona hediye etmişler. Atatürk burayı en son 1937’de ziyaret etmiş, vasiyetini burda yazmış, bütün mal varlığını hazineye bağışlama kararı almış, bu açıdan da önemli. İçeride fotoğraf çekemiyorsunuz, ikinci katta büyük bir Türkiye haritası var, ona bir göz atın derim. 1930’lu yıllarda Türkiye’yi gösteriyor, Atatürk’ün eliyle aldığı notlar var. O sırada S.S.C.B’ye Sovyet Sosyalist Şuralar Cumhuriyetleri deniyormuş, Türkiye’de coğrafi bölgeler yokmuş, cetvelle sekize bölmüşler, İstanbul, İzmir, Ankara, Konya, Sivas, Malatya, Erzurum ve Musul bölgeleri oluşmuş, ilgilenenler için enteresan.

Atatürk Köşkü

Atatürk Köşkü

SUMELA MANASTIRI (Sümela değil, Sumela)

Burayı anlatırlardı ama anlamazdım, eeee nolmuş yani kayaların oraya manastır yapmışlarsa, nesi özel ki derdim, ama gerçekten görmek gerekiyormuş.

Önce Trabzon’dan 1 saat kadar mesafedeki Maçka’ya geliyorsunuz, Maçka’dan 20 dakika süren münibüs yolculuğunda önce sadece inanılmaz zengin bir orman görüyorsunuz, kızıl ağaçları seyrediyorsunuz, kendi kendinize nerde bu ya diyorsunuz, sonra birden karşınıza çıkıyor:

Bir an önce varmak istiyorsunuz bu manzarayı görünce. Bu arada belli bir yerden sonra yürüyerek çok dik bir patikayla da çıkabiliyorsunuz, minibüslerle de gidebiliyorsunuz. Minibüsle indikten sonra da 10 dakika kadar yürüyüp bir sürü merdiven çıkacaksınız, ama değecek, beğenmeyenler, bu muymuş, Ürgüp daha güzel diyenler saçmalamasın lütfen.

Asıl adı Panaghia tou melas’mış, Melas Yunancada karanlık demekmiş. Melas Sumela oluyor zamanla. İlk hristiyan kavimlerinin Romalı askerlerden kacmak icin yaptiklari tapinma mekanlarindan biriymiş. 400’lü yıllardan beri var, sonra yenilenmiş, freskler eklenmiş ama tam 1600 yıllık bir ibadethaneden bahsediyoruz, inanabiliyor musunuz? Tabi 400’lü yıllardan kalmasıyla ilgili bilimsel veri yok, bugün ayakta bulunan kalıntılar en erken 13-14 yüzyıllara ait, ama ben yine de diğerine inanmak istiyorum.

Manastırın bulunduğu yere yapılmasının sebebi yukarıdaki kayalardan damlayan şifalı suymuş ki bu su ile vaftiz yapılırmış. Hala o şifalı suyun damladığını görebiliyorsunuz.(Ayazma)

1150 metrede, Altındere Milli Parkı içinde, yanında Meryem Ana deresi var, bölgeye Meryem Ana da deniyor.

Birkaç yıl önce yapılan restorasyonun manastırı çirkinleştirdiğini, kayalara resmen badana yapıldığı, kayaların renkleri ile taşların renklerinin uyumsuz olduğunu, kiremit çatıların çok çirkin olduğunu yazıyorlar. Açıkçası ben önceki halini görmediğim için yorum yapamıyorum, ama bu haliyle bile huzur verici ve büyüleyici.

İçerisinde birçok değerli fresk ve yapı barındırıyor. Bu freskler 18. yüzyıl başlarından itibaren üç ayrı devirde yapılan üç tabaka olarak görülüyor. Tabi yukarıda da görebileceğiniz gibi tahribat kasıtlı olarak yüzlere yapılmış, yazılan sloganlar, yazılar da ayrı bir konu. Fresklerde işlenen başlıca konular yine İncil’den alınmış sahneler, Hz. İsa ve Meryem Ana’nın hayatı ile ilgili tasvirler.

Bu bolgede yapılabilecek diğer aktiviteler:

– Hamsiköy’de sütlaç yemek (Aynı bölgeden köme ve pestil de satın alabilirsiniz.)
– Zigana geçidine gitmek

Kalınacak yerler olarak Zorlu Grand Hotel(Trabzon) ve Sürmene’de Zarha Mountain Resort turun önerdiği yerlerdi.

İlk yazı bu kadar, bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Yazan: Ceren Aydın

Kendini Evde Hissettiren bir Asya Başkenti: Vientiane…

Standard

03 – 05.05.2012

Vang Vieng’de yoldan çevirip bindiğimiz kamyonetin arkasındaki 3,5 saatlik yolculuk boyunca muson mevsimini tam anlamıyla yaşıyoruz. Başlarda klasik sıcak ve nemli Asya havası var. Üzerimize bir branda gerili ama yan taraflar açık neredeyse ve geçtiğimiz tozlu yollardan payımızı alıp toz kir içinde kalıyoruz. Sonra bir anda gökyüzü kararıyor, bir muson fırtınası ve yağmuru başlıyor. Toz derdinden kurtulduk ama bu sefer de ıslanıyoruz. Bir süre sonra tekrar güneş açıyor, sonra tekrar yağmur. Akşam Vientiane’a vardığımızda ıslak giysilerin içinde toz kire bulanmış vaziyetteyiz. Ama arkada bizimle oturan 3-4 genç Laos’lu ile muhabbet ve şakalaşmalarla eğlenceli bir yolculuk geçirdik. Bir kez daha konforlu ve izole turist otobüsü yerine halkın kullandığı yerel bir aracı seçtiğimiz için kendimizi tebrik edip Vientiane’daki otel arayışımıza başlıyoruz.

Otel ve hostellerin bolca bulunduğu Nam Phu bölgesinde Mekong kıyısına paralel bir sokaktaki Mixay Guesthouse’dan gün ışığı almayan ama temiz ve banyolu, klimalı bir oda kiralıyoruz (geceliği 110.000 Kip, yani 10 Euro civarı). Bu arada otel arayışı sırasında dikkatimizi çekiyor, Lonely Planet’ta çok iyi diye bahsi geçen bir iki otel kaliteyi çok düşürmüş, genelde fiyatlarda artış olmuş. Otele yerleşip sırtçantalarını bıraktıktan sonra biraz etrafa bakınmak ve karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz. Etraftaki Fransız restoran, kafe ve pastanelerinin sayısı dikkatimizi çekiyor. Bir tane Fransız restoranına girip Thai fesleğeni soslu makarna deniyoruz. Bu arada muson yağmuru iyiden iyiye bastırıyor ve yemek sonrası yol yorgunluğunun da etkisiyle geceyi erken bitirip otelimize dönüyoruz dinlenmek için.

Wat Si Saket

Wat Si Saket

Ertesi gün hazır yağmur durmuşken ve sıcak pek bastırmamışken erkenden şehri keşfe çıkıyoruz. Merkezdeki önemli tapınaklar, pazarlar ve müzeler yürüme mesafesinde. Önce Morning Market olarak da bilinen Talat Sao Pazarı’nı geziyoruz biraz, pek de ilginç gelmiyor. Sonra içinde 10.000 tane Buddha figürü bulunan Wat Si Saket Tapınağı’nı ve yakınlarındaki  Lao Ulusal Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Bu müze oldukça kendi halinde, küçük sayılabilecek müze, bu yüzden girerken pek bir beklentimiz yok. Ama oldukça ilginç ve faydalı bilgiler veren, emek verilmiş bir müze ile karşılaşıp çok menun ayırılıyoruz buradan. Öğle sıcağı bastırmışken “The House of the Fruitshake”de bir shake molası veriyoruz, taze meyvelerden yapılan shake ve smoothie’ler harika! Öğleden sonra biraz daha Vientiane’in küçük, kendi halinde sokaklarında dolanıp gün batmadan kendimizi Mekong sahiline atıyoruz. Mekong ırmağı burada büyük bir kumsal oluşturmuş, Vientiane sakinleri bu kumsalda kumlara uzanıp güneşlenmeyi, ırmak sularında serinlemeyi ya da sahil boyunca uzanan yeni ve modern sahil yolunda yürüyüş yapmayı seviyor. Karşı kıyıdaki Tayland ise neredeyse yüzülerek ulaşılacak kadar yakın görünüyor gözümüze. Güneşi kumsalda batırdıktan sonra biz de bu cıvıl cıvıl sahil yolunda yürüyenlerin arasına katılıyoruz bir süre. Akşam olunca bu sahil yolu üzerinde bir de gece pazarı kuruluyor, biraz alışveriş yapmayı ihmal etmiyoruz; çeşitli tekstil ürünleri, şallar, hediyelik eşyalar ve yiyecek içecek standlarına turistler kadar yerli halk da rağbet ediyor.

Mekong sahili ve karşı kıyıdaki Tayland

Mekong sahili ve karşı kıyıdaki Tayland

Pha That Luang Tapınağı

Pha That Luang Tapınağı

Şişman Buddha ve inananların buddhaya sunduğu pirinç topları

Şişman Buddha ve inananların buddhaya sunduğu pirinç topları

Vientiane’daki son günümüzde sabah erkenden bir motosiklet kiralıyoruz. Nasıl olsa günübirlik, fazla kullanmayacağız diyerek en ucuzundan eski bir tane seçiyoruz ama pişman ediyor bizi daha sonra. Bu günkü hedefimiz şehrin biraz dışında bulunan Wat Sok Pa Luang Tapınağı’nı ve Buddha Park’ı ziyaret etmek. Önce “Altın Tapınak” olarak da bilinen Pha That Luang’a kısaca bir uğradıktan sonra şehir merkezini geride bırakıp otobana çıkmışken benzinin azaldığını farkediyoruz. Bir istasyona yanaşıp benzin aldıktan sonra da motor bir daha çalışmıyor. Neyse ki biraz ileride bir motosiklet tamir dükkanı varmış da iteleye iteleye motoru oraya çekiyoruz. Dükkanın sahibi biraz uğraşıyor ama yapacak pek de bir şey yok, akü boşalmış (yetersiz teknik bilgimle anladığım bu kadar). Ama adamcağız üşenmeden, bir de kendi telefonundan, bizim motosiklet kiraladığımız yeri arıyor (böyle durumlarda çok gerekliymiş, motor kiraladığınız yerlerin telefon numarasını, kartvizitini mutlaka alın yanınıza) ve yarım saat sonra motor kiralama yerinden iki kişi bize başka bir motor getiriyorlar. Böylece çok da zaman kaybetmeden yola devam edebiliyoruz.

Bu arada bahsetmeden geçmek olmaz, Vientiane merkezden Buddha Park’a giderken bir yol üstü lokantasında hayatımızın en lezzetli kızarmış tavuğunu yiyoruz. Motorla ilerlerken Th Khu Vieng otoyolu üzerindeki derme çatma bir yol üstü lokantasının önündeki kalabalık dikkatimizi çekiyor, bir tane bile turist yok aralarında, tamamı yerli halk. Hiç kaçar mı bizden, Lonely Planet’ın bile bilmediği bir cevher keşfettik diye çekiyoruz biz de motosikleti hemen dükkanın önüne. Lokantanın ismi KuVieng Fried Chicken. Sadece ve sadece kızarmış tavuk ve patates kızartması servis ediliyor. Tek kelimeyle: Parmaklarımızı yedik ve inanılmaz ucuz bir hesap ödedik.

Buddha Park'ın kuşbakışı görüntüsü

Buddha Park’ın kuşbakışı görüntüsü

Buddha Park

Buddha Park

Bir sonraki durağımız olan Buddha Park (Xieng Khuan) Vientiane’in 25km güneydoğusunda bulunuyor. 1958 yılında şaman bir yoginin dizayn edip kurduğu bu park daha önce hiç görmediğim bir tarzdaki Budist ve Hindu heykellerini içinde barındırıyor. Dev heykeller alışık olduğumuz huzur dolu buddhalardan çok farklı. Cennet ve cehennem figürlerinden korkunç yaratıklara, çeşitli Hindu efsanelerinin canlandırmalarına dek pek çok ilginç heykel var burada. Bir de İngilizce’lerini geliştirebilmek amacıyla turistlerle konuşabilmek için buraya gelen bir sürü öğrenci budist keşiş. Bir tanesi de bizim yanımıza gelip bu heykellerin hikayeleriyle ilgili bir şeyler anlatmaya başlıyor, aralarda da biz ona bir budist keşişi adayı olarak günlük hayatını nasıl geçirdiğine dair sorular soruyoruz. Ve öğreniyoruz ki henüz 15-16 yaşlarında olan bu keşiş adayı gündüzleri belli bir saate kadar normal bir okulda öğrenci, sonrasında tapınakta eğitime gidiyor.

Günün son durağı turistlere özel bir saatlik Vipassana meditasyonu seansları olduğunu duyduğumuz Wat Sok Pa Luang Tapınağı. Büyük, yemyeşil bir alana kurulu bu tapınak ve manastır kompleksinin içinde biraz zor da olsa meditasyonun yapılacağı küçük tapınağı buluyoruz. Yemyeşil agaçların, kuş seslerinin içinde, bahçesinde turuncu kıyafetli keşişlerin dolaştığı bu tapınağın atmosferi ister istemez etkiliyor insanı. Bizden sonra 4-5 turist daha geliyor ve budist bir keşişin eşliğinde bir saatlik sessiz oturma ve yürüme meditasyonu yapıyoruz. Meditasyon faslı bittikten sonra yine aynı tapınak kompleksinin içinde bir masaj ve sauna bölümü olduğunu öğreniyoruz ve arayıp buluyoruz bu biraz gizli saklı bir köşedeki küçük bungalovu. Til bitki saunasını denerken ben de ilk Lao masajımı yaptırıyorum. Thai masajından pek farkı olmayan bir masaj ve en az Thai masajı kadar iyi. Tüm bu Güneydoğu Asya gezisi boyunca bir bu saati 3-4 Euro’luk masajların bir de Durian’ın bağımlısı oldum zaten. Şimdi burnumda tütüyorlar Berlin’de. (Berlin’de bir saatlik bir Thai masajına en az 20-30 Euro ödemek lazım).

Wat Sok Pa Luang Tapınağı'nda Vipassana meditasyon seansını beklerken...

Wat Sok Pa Luang Tapınağı’nda Vipassana meditasyon seansını beklerken…

Hava kararmaya başlamışken tapınaktan ayrılıp Vientiane merkeze dönüyoruz, yolda bir kez daha KuVieng Fried Chicken’da mola vermeyi ihmal etmeden 🙂 Vientiane’da motosikleti teslim ettikten sonra biraz otelde dinleniyor ve daha sonra buradaki son akşam yemeği icin Khop Chai Deu’ya gidiyoruz. Burası oldukça elit ve pahalı görünen bir restoran ve gece kulübü. Barı ve canlı müzik yapılan bir sahnesi var, gece kıyafetiyle çok şık biçimde buraya gelen Laos’luları görmek mümkün. Ama fiyatlara bakınca şaşırıyor insan, normal Lao restoranı fiyatlarından pek bir farkı yok. Yemekler lezzetli ve sahnedeki Lao grubunun söylediği yerel şarkılar – yabancı hitler karışımı repertuar eşliğinde keyifli bir akşam geçiriyoruz.

Gecenin sonunda, ertesi gün Vientiane’a veda edeceğimizi düşününce bir hüzün kaplıyor içimi. Neden bilmem ama bana kendimi evimde hissetirmişti bu küçük, kendi halindeki Asya başkenti…

Bir sonraki durağımız için de heyecanlanıyoruz bir yandan: Tham Kong Lo Cave Mağarası’nın derinliklerine dalacağız iki gün içinde!

Buddha Park'ta Cehennem Kapısı

Buddha Park’ta Cehennem Kapısı

Buddha Park'ta öğrenci keşişle sohbet

Buddha Park’ta öğrenci keşişle sohbet

Buddha Park

Buddha Park