Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

Macera Dolu Amerika 5: Araba Turu (Nam-ı Diğer Road Trippin’)

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Yazı dizimizin sonuna geldiiik, şu road trip denen şey nasıl yapılırmış anlatacağım. Ancak Amerika’da araba kiralamak çok kolay, yollar geniş, hayat rahat diye düşünüyor olabilirsiniz, hiç de öyle değil, bu ülke çok kuralcı, bize şimdiye kadar hiç çaktırmamışlar, evet dizilerde filmlerde gördük ama gerçeğini yaşamak bambaşka, adamı delirtiyor.

Amacım sizi korkutmak değil ama diyelim ki bizim gibi arabayla bir haftalık bir yolculuğa çıkacaksınız, gideceğiniz yerlere daha önce hiç gitmediniz…

Öcelikle mutlaka yanınızda GPS, navigasyon cihazı gibi bir alet olmalı, orda olan haritalar güncel haritalar olmalı, cep telefonumda internet de var, GPS de var diyebilirsiniz, ona güvenmeyin. Internet bazı yerlerde çekmeyebiliyor, en azından offline çalışan bir sistem mutlaka yanınızda olsun, yol sormak diye bir kavramı da unutun. İnsanlar yardımcı olmaya çalışıyorlar, ama onlar da muhtemelen bilmeyecektir, onlar da navigasyon cihazına bağımlı, en iyi ihtimal zaman kaybedersiniz.

Araba kiralamak için Enterprise uygun, her yerde varlar bir kere. Onun dışında Budget ve Hertz de olabilir. Ayrıca araba kiraladıktan sonra sigorta da yaptırmalısınız, ve bu araba kullanan herkes için ayrı ayrı olmalı, yani iki kişiyseniz ve arabayı dönüşümlü kullanacaksanız iki sigorta gerekiyor. Sigorta günlük 15 usd gibiydi, araba kiraları çok değişiyor, günlük 50 usd gibi düşünebilirsiniz, ama yaşa göre değişiyor, eğer 25 yaşın altındaysanız riskli sınıfsınız, kira ücreti artıyor, 25 üstüyseniz daha uygun fiyata kiralayabilirsiniz.

Türk ehliyeti orda bulunduğunuz ilk 6 ay boyunca geçerli diye biliyorum, ama eyaletten eyalete fark edebiliyor, araştırın derim.

Benzin almak da eyaletten eyalete fark ediyor, bazı eyaletlerde benzini depoya kendiniz dolduruyorsunuz, bazı eyaletlerde Türkiye’deki gibi benzinciler var, şaşırmayın. Bu arada benzin fiyatı Türkiye’nin dörtte biri.

Çok ara, kuş uçmaz kervan geçmez yollardan geçmiyorsanız çok sık mola yerleri var, her şey satılıyor, rahat olun, 10 günlük yiyecek içecek erzağı yığmayın arabaya.

Filmlerde dizilerde görmüş olabilirsiniz, polis yolda arkadan selektör yapar, ya da sireni öttürür, öndeki araba hemen kenara çeker, polis bazen “Hands where I can see them” ya da “Licence and registration” der, orda herkes rahattır, ama siz üçüncü dünya ülkesi vatandaşısınız, hatta benim gibi polislere karşı bir fobiniz varsa işinizi şansa bırakmayın, arkadan polis gelir durdurursa hemen durun, polis gelene kadar elleriniz direksiyonun üzerinde bekleyin. Hatta bir çok farklı kişiden duyduk ki sakın ama sakın arabadan inmeyin, polisin sizi saldırıyor gibi algılayıp ona göre davranması mümkünmüş.

Amerika’da sağlama diye bir şey mümkündür, yani sizden hızlı olan arabalar sizi sollayabilir, sağlayabilir de, şaşırmayın.
Hız sınırına uymak zor, ama mümkün olduğu kadar uyun, yol dümdüz gidiyor, hız sınırı 65 mil, yolunuz uzun vs, bu şekilde gitmek inanılmaz sıkıcı olabiliyor, hadi aştınız diyelim, en fazla 75 yapın.

Park cezaları 100 USD’den başlıyor. Başka da bir şey demiyorum, evlat acısı gibi koyuyor valla. Kredi kartıyla ödeyebiliyorsunuz.

Detour işareti- Bazen ileride bir yol kapalıysa detour diye turuncu bir tabelayla işaret veriyorlar, o yolları takip etmeniz gerekiyor. Mount Washington dönüşünde ana yolun çukur olan kısmı su dolmuş meğersem, Irene kasırgası sonrasıydı, ve bir yerde yol kapandı, biz detour işaretlerini görmemiştik, aynı yolu geri dönmek ve detour işaretinden devam etmek zorunda kaldık, 3 saat kaybettik. Biz ettik siz etmeyin.

Eveet artık yola çıkabiliriz 🙂

MOUNT WASHINGTON

Mount Washington bizim rotamızın ortasında, New Hampshire eyaletinde olan büyükçe bir dağ, ama özellikle trekking rotası. Bu dağın Washington’la hiçbir alakası yok tabi ki, Amerika’da her şeye ya Washington, ya Kennedy diyorlar. Bütün bölge “White Mountain National Forest” olarak geçiyor.

Bu dağın tepesine kendi arabanızla çıkabildiğiniz gibi servislerle de çıkabiliyorsunuz. Buranın havasının çok yanar döner olduğu söyleniyor, dağda tırmanacağımız yol yarım saatlik bir yol, altı üstü 15 km, ama rüzgar çok çok fena, kurallar çok sıkı, hatta aynı gün o yolda şunlar yaşandı: Sabah çıkışa izin vermediler, 1-2 saat sonra arabalarla yolun yarısına tırmanmanıza izin verdiler, 1-2 saat sonra sadece özel servislerle yola tırmanmanıza izin verdiler, 1 saat sonra ise günlük güneşlikti, herkes istediği gibi çıkabiliyordu. Biz servisle çıkabilen gruptanız. Bu yolu çıkan arabalara “This car climbed Mount Washington” çıkartması veriyorlarmış, ve kardeşimden duyduğum kadarıyla East Coast’ta bayağı havası varmış bunun.

Dağ yoluna tırmanırken-yolun başı

Dağ yoluna tırmanırken-yolun başı

Dağ yoluna tırmanırken-yolun sonu

Dağ yoluna tırmanırken-yolun sonu

Bu arada “ee, Uludağ’dan ne farkı var?” diye düşünüyor olabilirsiniz, hayır yok, hatta kayak da çok az yapılıyor. Ama bu yol tam 100 yıllık bir yol, ve hatta bir de tren yolu var, teknolojinin gücü demek istiyorum. Uludağ’ın anca 1960’larda açıldığını söylersem aradaki 50 yıllık farkın önemi ortaya çıkar. Ek olarak her yıl bu yolda koşu yarışları düzenlendiğini, geçen yıl 80 yaşında bir dedenin 3. olduğunu da belirteyim. Hayır, üç kişi yarışmıyormuş. 🙂

Yolun ilk zamanlarında kullanılan at arabaları

Yolun ilk zamanlarında kullanılan at arabaları

Buranın bir diğer özelliği trekking demiştim, 7-8 kilometrelik cennet denen ama bizim zamanımız olmadığı için yapamadığımız rotalar var, ama asıl rota “Appalachian Trail” denen rota ki oyy, oyy, oyy. Trekking rotasının yaklaşık 3500 km olması ve en deneyimli yürüyüşçülerin bile bu rotayı minimum 6 ayda tamamlayabiliyor olması bu yorumu yapmama sebep oldu. Kuzeyden güneye veya güneyden kuzeye gidilebiliyor, genelde yürüyüşçüler mart gibi başlayıp eylül gibi bitirirlermiş. Biz rotayı yapan yürüyüşçüler gördük, yani gerçekten yapıyor bunu insanlar. Çok değişik bir deneyim olduğunu tahmin ediyorum. Daha fazlasını merak edenler için:

http://en.wikipedia.org/wiki/Appalachian_Trail

Appalachian Trail

Appalachian Trail

Mount Washington’da kalınacak yer olarak bir tane otel var ancak çevresinde yaklaşık 10 mil kuzey veya güneyinde ufak kasabalar var. Önerim güneyindeki Joe Dodge Lodge( biz yer bulamadık) ve gene güneyindeki Jackson kasabasındaki Wild cat Inn (burda kaldık, çok şirin bir otel).

NIAGARA ŞELALELERİ

Şelaleler-önden görünüş

Şelaleler-önden görünüş

Aslında fotoğraflar gerçekten anlatmaya kifayetsiz kalıyor, görünce burayı kendinizi dünyada küçücük minicik bir böcek gibi hissediyorsunuz. Niagara Şelaleleri Buffalo şehrine yakın, New York eyaletinde. Amerika’nın en kuzey noktasında, hatta bir köprüyü (Rainbow Bridge) geçince Kanada’dasınız. Biz yanlışlıkla Kanada’ya geçeriz diye korktuk açıkçası, çünkü sınırı geçerken ciddi bir kontrol olmadığını duymuştuk.

Kanada’dan şelalelerin daha görkemli olduğunu yazıyorlar, bilemiyorum o tarafa gidemediğim için, ama Kanada tarafında büyük oteller ve bir sürü kumarhane var, Amerika tarafı daha yeşillik, daha park görünümünde, tam tersini beklerdim, şaşırdım açıkçası.

Bu arada şelaleler diyorum, çünkü aslen 3 tane şelale var, Amerikan Şelalesi, Kanada Şelalesi ve Duvak Şelalesi(Bridal Veil Falls). Burası 1900’lü yılların başından beri bir turist cenneti.

Şelaleler-Arkadan görünüş

Şelaleler-Arkadan görünüş

Burada yapılan üç tane büyük aktivite var:

– Observation Tower: Şelaleleri yukarıdan izleyebiliyorsunuz, aslında tam şelalenin üstünde oluyorsunuz, çok keyifli bir yer, yükseklik korkusu olanlara biraz zor olabilir, ama yine de zorlayın kendinizi. Bunu ilk yapın,sonra Maid of the Mist ya da Cave of the Winds’e geçebilirsiniz.
– Maid of the Mist: Sizi teknelere alıyorlar, mevsimine göre tekneler kalabalık olabilir, üstünüze mavi plastik birer yağmurluk veriyorlar, 15 dakika gidiş, 15 dakika dönüş, şelalelere olabildiğince yaklaşıyorsunuz. Mutlaka ama mutlaka yapın. İlk fotoğraf hariç bütün diğer fotoğraflar bu tekneden çekildi.
– Cave of the Winds: Bu sefer üzerinize sarı plastik yağmurluklar giydiriyorlar, şelalelerin yakınına yürüyebiliyorsunuz, hatta altından da geçebiliyorsunuz. Biz bunu yapmadık, tekne bize yetti açıkçası. Yukarıdaki fotoğrafta sarı yağmurlukluları görebilirsiniz.

Maid of the mist gemisinin içindeyiz, şelalelere yaklaşıyoruz, üstümüzde plastik yağmurluklar, yüzümüze binlerce su damlacığı çarpıyor.

Maid of the mist gemisinin içindeyiz, şelalelere yaklaşıyoruz, üstümüzde plastik yağmurluklar, yüzümüze binlerce su damlacığı çarpıyor.

En çok yaklaştığımız nokta ve yaşasın, gökkuşağı…

En çok yaklaştığımız nokta ve yaşasın, gökkuşağı…

Dönüş

Dönüş

Eğer vaktiniz varsa 30 dakika gidip Buffalo’da Buffalo Wings yiyin, önerim Wild Buffalo Wings restoranları.

http://www.buffalowildwings.com/
CHICAGO

Chicago İllinois eyaletinde çok büyük bir şehir, anlatılacak çok şey var. Bizim rotamızın en son noktasıydı, saatlerce araba kullandık, New York ile Chicago arası yaklaşık 14 saat sürüyor, hele de bizim gibi saat başı mola verip yavaş yavaş gidiyorsanız bunu çok rahat 16-17 saat yapabilirsiniz. Ama değer.

Biz eylül ayında orda olduğumuz için hava çok kötü değildi ama soğuğu meşhur (Adı Windy City). Hem kuzeyde olması hem de Michigan gölü kenarında olması etkilidir diye tahmin ediyorum.

Chicago’da geçen diziler: According to Jim, Chicago Hope, Coupling US, Dresden Files, ER, Good Wife, Happy Endings, Married with Children, Mike and Molly, Prison Break, Shameless, Whitney

Chicago müzikali de gitmeden önce gaza gelmek için izlenebilir.

Chicago şehrinin geçmişi biraz karanlık, hala Chicago deyince çoğumuzun aklına Al Capone ve çete savaşları geliyor, tabi ki bunların hepsi geçmişte kaldı. Ancak şunu söylemeden geçmek olmaz, Chicago’yu baştan başa, daha doğrusu kuzeyden güneye kesen bir cadde var, Michigan Avenue, ve bu caddenin kuzeyi şehrin zengin kesimi, parklar, muhteşem güzellikte bir mimari, iş yerleri burada, güneyi ise çoğunlukla gettoların olduğu yoksul bölge. Şehirde bu şekilde çok keskin bir ayrım var yani. Shameless dizisini izlediyseniz bilirsiniz, bu dizi güney Chicago’da yaşayan, çok çocuklu ve çok çok çok yoksul bir aileyi anlatır. Ama biz fiyat uygunluğu sebebiyle güney bölgesinde Amber Inn Motel’de kaldık, ve hiç ciddi bir sorun yaşamadık.

Chicago yemek kültürüyle tanınıyor, ama biz hiç o işlere giremedik. Eğer merak eden varsa Antony Bourdain isimli çok ünlü bir şefin “No Reservations” diye bir yemek programı vardır, onun Chicago ile ilgili özel bölümünü izleyebilir. Bizim merak ettiğimiz Chicago’nun dillere destan deep dish pizzası, pizzanın sadece üstüne değil içine de bir sürü malzeme koyuyorlar, muhteşem. Giordano’s ve Edwardo’s öneriliyor, biz Edwardo’s yaptık, üç saat hareket bile edemedik. Stuffed pizza diye de geçiyor.

Deep Dish pizza

Deep Dish pizza

Chicago’nun çok güzel bir mimarisi var demiştim, buna yönelik turlar çok revaçta. Özellikle “Architecture River Cruise” yapılıyor, nehirden teknelerle geziyorsunuz, deneyin derim.

http://www.architecture.org/

http://www.chicagoline.com/

Bir de yine çok turistik ama güzel bir yer olan Navy Pier’a da mutlaka uğrayın. Lunapark gibi, çok büyük bir dönme dolabı var.

Navy Pier’den Chicago Manzarası

Navy Pier’den Chicago Manzarası

Sonraki durağınız mutlaka ve mutlaka Millenium Park olsun. Crown Fountain denen, yüksek platformlar LED ekranlar aracılığıyla insan yüzlerine bürünüyor, ve bu insanların ağızlarından su fışkırıyor.

Millenium Park

Millenium Park

Yine Millenium Park’ta Cloud Gate heykeli (veya şeklinden dolayı yaygın olan takma adıyla “The Bean”) ise devasa bir elips ve ayna. Bu ayna elipsin neresinde durduğunuza bağlı olarak sizi yamuk yumuk gösteriyor, arka planda şehir yansıyor, umarım aşağıdaki fotoğraflar ne demek istediğimi gösterir.

Millenium Park

Millenium Park

Bunun dışında da gidilecek bir sürü yer var, John Hancock Center ve Willis Tower( Seras Tower) panaromik görüntüler için. Wicker Park şehrin çok hip bir bölgesi, burada bir sürü restoran ve mağaza var.

Supernatural Chicago adı altında etkinliklerle şehirdeki paranormal efsaneler anlatılıyor, gitmedik ama çok popülermiş.

http://www.supernaturalchicago.com

Empty Bottle canlı müzik için, Second City de en ünlü komedi klüpleri.

Çok popüler olduğunu sanmıyorum ama Amerika’nın efsanevi yolu Route 66 Chicago’dan başlıyor, ve taaaaa Los Angeles’a kadar gidiyor. Tam 3940 kilometre. Her ne kadar artık kullanılmasa da bu yolun başlangıç işaretini de bulduk ve hemen nostaljiyi seven insanlar olarak önünde poz verdik.

Biz şehir içinde arabayla dolaştık, otobüsler yaygın.

Bu arada havaalanını kullanacaklar, çok ciddi bir kaosa girmeye hazır olun, O’Hare Havaalanı şimdiye kadar gördüğüm en karışık, en yavaş havaalanıydı. Ve gidişte trafik oluyor, nerdeyse uçağımızı kaçıracaktık, temkinli olmakta fayda var.

Benim Amerika notlarım bu kadar. Umarım siz de okurken benim gezerken ve yazarken aldığım keyfi almışsınızdır. Başka yazılarda görüşmek üzere.

Sırt Çantasıyla Güneydoğu Asya: Başlangıç ve Bazı Pratik Bilgiler

Standard

Şimdiye dek çıktığım hiç bir yolculuktan “Pek de iyi geçmedi” diyerek döndüğüm olmadı. Özellikle sırt çantalı ve uzun süreli seyahatlerden hep aynı doyamadım, yine gideceğim modunda döndüm. Hindistan ve Nepal seyahatlerimin sonunda da demiştim, gelecek seyahatlerden de böyle döneceğimi umuyorum. Ama…

Güneydoğu Asya seyahati beklediğimden çok daha fazla yer etti seyahatlerimin arasında… Biraz şüpheliydim seyahate başlamadan önce: Yıllardır klasik bir sırt çantalı rotası olmuş ve batılı turist cenneti haline gelmiş bu rotanın egzotikliğini yitirmiş, kalabalık olacağından endişeliydim. Bir de doğası, denizi, tropik adaları filan tamam da öyle Hindistan ve Nepal’deki gibi baş döndürecek, nefes kesecek anıtlar, saraylar, coğrafyalar yoktur herhalde diye düşünüyordum. Cidden de yaklaşık iki aylık Tayland, Laos, Kamboçya turumda Hindistan’daki gibi vay be dedirtecek tecrübeler yaşamadık. Ama başka bir yerden yakaladı Güney Asya beni. Sessiz ve derinden sevdirdi kendini. Böyle ufak ufak, usulca bağladı kendine. Nasıl açıklayacağımı hala bilmiyorum ama hem egzotik ve yabancı, hem de bu derece kendini evde, rahat ve huzurlu hissettirebilecek başka bir coğrafya var mıdır acaba? Şimdiden bir sonraki Güney Asya seyahatimin hayallerini kurar oldum.

Luang Prabang - Laos

Luang Prabang – Laos

Güney Asya günlüklerinde Tayland, Laos ve Kamboçya gezimin yanısıra, Tayland’ın Kho Phangan adasında çok ilgi gören bir yoga okulu olan Agama Yoga okulunda katıldığım bir haftalık eğitim hakkında yazılarımı paylaşacağım sizlerle. Ama seyahat günlüklerine başlamadan önce bazı pratik bilgiler:

  • Öncelikle yurtdışı seyahate çıkmak isteyen her Türk vatandaşının aklına gelen ilk soru: Vize durumu nedir? Güney Asya yakın tarihe dek vize konusunda Türklere pek de sorun çıkartmayan -hatta Türklere vize istemeyen nadir turistik ve popüler destinasyonlardan biri olan Tayland’ı içinde barındıran- bir rota idi. Ama bu seyahat için vize çalışmalarına başlayınca anladım ki son bir kaç senedir durum değişmiş. Tayland için sorun yok, hava yolu ile Tayland’a varıyorsanız 30 günlük kalma izniniz direk var, vize gerekmiyor. Eğer Tayland’a diğer Güney Asya ülkelerinden kara yolu ile geçecekseniz dikkat: Kalış süresi 15 gün, sonra uzatmanız gerekli! Kamboçya Türk vatandaşlarına direk sınırda vize veriyor, 15 dakika içinde sınırdan vizemi aldım, herhangi bir sorun yaşanmadı. Ama Vietnam tam bir vize işkencesi yaşatıyor. Berlin’de yaşadığım için buradaki Vietnam Konsolosluğu’na vize başvurusu yaptım. Benden Vietnam’daki göçmen ofisinden alınması gereken bir referans numarası istediler ve bu numarayı da ancak seyahat acentaları alabiliyor, bireysel almak mümkün değil. Buradaki seyahat acentalarının çoğunun böyle bir uygulamadan haberi yok, bu hizmeti veren bir kaç acenta da karşılığında çok yüksek bir ücret istiyor. Vize sürecinin ne kadar süreceği de belli degil ustelik. İnternette yaptığım araştırmalar sonucu, Türkiye’den Vietnam vizesine başvuranların da benzer sorunlar yaşadığını, Vietnam’ın bir sürü evrak talebi ve zorluk sonunda vize verdiğini öğrendim. Son bir kaç senedir böyle olmuş bu durum, öncesinde sorun yokmuş. Sebep tam olarak belli değil ama internette dolaşan rivayetlere göre bundan bir kaç sene önce Türkiye, İstanbul’da düğün yapmak isteyen Vietnam’ın önde gelen ailelerinden birine vize vermemiş. Yönetim üzerinde etkisi olan bu aile de şimdi Türkiye’den aynı şekilde vize intikamı alıyormuş. Ben de dedikoduların yalancısıyım 🙂 Sonuç olarak, zaman da kısıtlı olduğu için, bu seferlik Vietnam’ı sehayat planımızın dışında bıraktık. Laos’un da Vietnam’ı örnek alarak sınırda Türk turistlere vize konusunda sorun çıkarmaya başladığı rivayetini de duydum. Bu yüzden Laos vizesini Berlin’deki Laos Konsolosluğu’ndan aldım. Laos da başta sorun çıkarır gibi oldu, Türk vatandaşlarına Fransa’daki Laos Konsolsoluğu’nun vize verdiğini söylediler. “E ne yapayım peki şimdi, vize almak için Berlin’den kalkıp Fransa’ya mı gideyim” deyince düşündüler, düşündüler, bir yanıt bulamadılar. Sonunda “En iyisi siz bize pasaportunuzu bırakın, biz Fransa’ya soralım bir” dediler. Bir hafta sonra pasaportumu vize ile birlikte geri aldım neyse ki, Fransa ile aralarında halletmişler sanırım:)
Chiang Mai'dan Laos sınırına giden yol üzerindeki Beyaz Tapınak

Chiang Mai’dan Laos sınırına giden yol üzerindeki Beyaz Tapınak

  • Herhangi bir seyahat aşısı yaptırmadık bu sefer. Önceki gezilerden Hepatit aşıları tamamdı zaten. Sıtma (malarya) için de aşı yerine malarya hapları aldık yanımıza.
  • Sırt çantalarımız yarıya kadar filan doluydu. Yanımıza çok fazla giyecek şey almadık çünkü Güney Asya tam bir alışveriş cenneti. Dolayısıyla çantaları boş götürüp orada doldurmayı şiddetle tavsiye ediyorum, biz öyle yaptık 🙂
  • Çalınır, kaybolur endişesiyle teknolojik ve internetli telefonlarımızı yanımıza almadık, çok eski ve gözden çıkardığımız bir cep telefonu götürdük yanımızda. Ama pişman olduk çünkü Güney Asya’daki neredeyse tüm otel ve restoranlarda bedava Wi-Fi hizmeti var. Bizde laptop ya da telefon olmadığından internet kafelerde harcadık paralarımızı. Ayrıca Asya’da hırsızlık olayları da çok az görülüyor, oldukça güvenli. (En azından herhangi bir Avrupa başkentinden daha riskli değil) Bu yüzden smart telefonlarınızı yanınıza alın derim. Bir de orada ilk günümüzde yine kontörlü lokal bir kart alıp, lokal aramalarda bunu kullandık, daha ekonomik oldu.
  • Güney Asya çok temiz. Hindistan’dan sonra biraz tereddütle yaklaştım ben başlarda, restoranlarda önümüze gelen bardaktaki sulara, içeceklerin içindeki buzlara filan. Ama restoran ve kafelerde servis edilen açık sular ve buzlar gayet güvenli. Yiyecekler de öyle. 2 ay boyunca hiçbir sağlık sorunu yaşamadık yiyecek ve içeceklerden yana, üstelik en pisinden yol kenarı lokantalarda bile yedik geleneğimizi bozmadan 🙂
  • Ayrıca şehirler, sokaklar, dükkanlar, oteller de genel olarak çok temiz. Kaldığımız otel ve pansiyonlar, genelde düşük bütçeli de olmalarına rağmen, tertemizdi. Coğunlukla temiz bir çift havlu da oda fiyatına dahildi. Hindistan’dan belki 3-5 Euro daha fazla ödedik otel başına ama fazlasıyla değdi.
Rabbit Island (Tavşan Adası) - Kamboçya

Rabbit Island (Tavşan Adası) – Kamboçya

  • Gelelim ulaşım konusuna: Biz sadece Tayland’a uçakla vardık (ve Tayland’dan Avrupa’ya yine uçakla döndük). Bunun dışında tüm Güney Asya seyahati otobüsle geçti diyebilirim. Bir kez de Tayland’a gece treni ile seyahat ettik ve cok memnun kaldık. Tayland’da otobüs ve tren opsiyonları var ama Laos ve Kamboçya’da tek seyahat aracı otobüs (ya da bot). Ulaşım fiyatları batıya kıyasla çok  çok ucuz. Tayland’da turistik otobüslerle ülke içi seyahatler yapılıyor ve son derece konforlu bu otobüsler. Laos ve Kamboçya’da bu kadar konfor beklememek lazım, normal koltuklarda yer bulursanız kendinizi şanslı sayın, bazen koridora konulan plastik sandalyelerde yolculuk etmeniz gerekebiliyor.
  • Seyahat öncesı plan program yapma konusunda bir kaç şey söylemeden geçmemek lazım. Geleneği bozmayarak yine bir Lonely Planet aldık (Southeast Asia on a Shoestring, 2010 basımı). Genel rotayı bu rehbere göre çizdik ama rehberde tavsiye edilen yerlerin çoğu çok kalabalık olmuş, fiyatları artırmış, bir kısmı ise kaliteyi tamamen bozmuştu. Bir de artık Lonely Planet kafilesinin bir parçası olarak hep rehberde önerilen mekanlara gitmekten sıkıldık sanırım, bir sonraki seyahatte alternatif bir rehber arayışına gireceğiz ya da rehbersiz şansımızı deneyeceğiz büyük ihtimalle.
  • Son olarak sayıları hızlıca artmakta olan bebekli, çocuklu ya da hamile ama seyahat delisi arkadaşlarıma: Güney Asya’da bizim çizdiğimiz rota, özellikle de Tayland çocuklu ve bebekli aileler için de oldukça uygun. Seyahat sırasında sırtına bebeği almış gezen sırt çantalılardan tutun da üç-beş çocukla kendilerini Koh Phangan Adası’na atmış geniş ailelere kadar pek çok örnek gördük bizzat. Tabii ki bebek ya da çocuk olunca kalınacak otel ve yolculuk edilecek araçların şartlarının biraz daha farklı olması gerekiyor ama yine de son derece uygun fiyatlara bebek-çocuk için uygun otel, otobüs, tren bulunabiliyor. Koh Phangan Adası’nda bana komşu bungalowda 2 yaşında çocukları olan genç bir Alman çift kaldı 10 gün boyunca. Anne tatilin son günü bana bebekle yapılabilecek en güzel tatili yaptıklarını söyledi. Bir tatil köyü sınırları içine sıkışıp bütün gün havuz başı ve açık büfe olayına girmek yerine hem çocuk için güvenli, doğal ve eğlenceli hem de ebeveynler için heyecanlı ve egzotik tatil isteyenlere şiddetle bu rota tavsiye edilir!

Ve işte karşınızda Güney Asya!

Kamboçya'nın Dünyaca Ünlü Angkor Tapınakları

Kamboçya’nın dünyaca ünlü Angkor Tapınakları

Luang Prabang'ın Güzelim Tapınakları...

Luang Prabang’ın güzelim tapınakları…

Ve tabii ki lezzetli Asya mutfağı - Kamboçya'nın meşhur 'Amok'u

Ve tabii ki lezzetli Asya mutfağı – Kamboçya’nın meşhur ‘Amok’u

Sky Bar @Vertigo's'dan mutheşem Bangkok gece manzarası

Sky Bar @Vertigo’s’dan mutheşem Bangkok gece manzarası