Monthly Archives: Eylül 2012

Laos Gezisinin En Heyecanlı Bölümü: Kong Lo Mağarası

Standard

06- 07. 05. 2012

Vientiane’da kaldığımız otel vasıtasıyla bizi Kong Lo Mağarası’nın bulunduğu Kong Lo köyüne götürecek bir turist otobüsü ayarlıyoruz (kişi başı bilet fiyatı 11 Euro). Sabah erkenden yola çıkıyoruz, 6 saatlik yolculuk konforlu ve klimalı otobüs sayesinde çok rahat geçiyor. Otobüs televizyonunun ekranında dönüp duran acılı aşk hikayelerinin anlatıldığı Laos klipleri en büyük eğlencemiz yine.

Otobüsümüz molada

Otobüsümüz molada

Kong Lo Mağarası’nı ziyaret etmek isteyenler için iki ana konaklama seçeneği var. Ya Kong Lo Mağarası’na yaklaşık 1 saat mesafedeki, daha büyük yerleşim yerleri olan Ban Khoum Kham veya Tha Khaek’te kalabilirsiniz ya da bizim yaptığımız gibi Kong Lo Köyü’nde misafir olabilirsiniz. Otobüsümüz Tha Khaek’in içinden geçiyor ve bir kısım yolcu burada iniyor ama biz son durak olan Kang Lo Köyü’ne kadar (Ban Kong Lo) devam ediyoruz. Otobüs önceden anlaşmalı olduğu, köyün tek büyükçe konaklama tesisi sayılan bir pansiyonun önünde duruyor. Ama biz homestay olarak bilinen köyden bir ailenin evinde kalma olayını denemek istiyoruz. Gel gör ki bu aileyi nereden bulacağız? Bizimle otobüsten inen turistlerden bir grup hemen bu pansiyona yerleşiyorlar. Biz biraz oyalanıyoruz pansiyonun önünde, kime gidip ne soracağımızı bilmeden. Bir kaç dakika geçmeden yanımıza güleryüzlü genç bir kadın yaklaşıyor. Bildiği tek İngilizce “Sleep, eat?” (Uyku, yemek). Evet diye kafa sallıyoruz, beni takip edin der gibi bir işaret yapıyor, düşüyoruz peşine. Az ilerideki köyün caddeye yakın kısmında bir bungalovun önünde duruyoruz. Beklediğimiz gibi bir aile evinde kalmayacağımızı öğrenince biraz hayalkırıklığına uğruyoruz, bu derme çatma bungalov sadece turist misafirler için yapılmış. Ama akşam yemeği ve sabah kahvaltısını bu ailenin evinde yiyeceğimizi öğrenince en azından ucundan görmüş olacağız ev misafirliğini, n’apalım diyerek kabul ediyoruz bu bungalovda kalmayı. (Akşam yemeği ve sabah kahvaltısı dahil gecelik bungalov fiyatı ise sadece 5 Euro!). Bizi buraya kadar getiren rehberimiz aynı zamanda bu bungalovların sahibi olan köylü ailenin annesi. Akşam yemeğini pişireceği kendi evlerini gösteriyor bize ve saat 19:00’da onlarda olmamızı söylüyor. Bir iki saat köy ve civarında dolaşıp, yaklaşık 10-15 dakika yürüme mesafesinde bulunan Kong Lo Mağarası’nın girişine dek yürüyüp sonra akşam yemeği için köye dönüyoruz. Bize gösterilen eve vardığımızda ev sahibimiz bungalovun mutfak olarak düşünülmüş köşesindeki ocağın başında yemek pişirmeye oturmuş bile. Bir süre evin küçük çocuklarıyla oynayıp evin babası ile biraz iletişim kurmaya çalışıyoruz.  İngilizce konuşamadıklarından ne yazık ki sohbet etme imkanımız pek olmuyor. Yemek son derece basit ama lezzetli: pirinç ve sebze yemeği, önden sebze çorbası. Bu arada bizimle aynı otobüsle buraya gelmiş olan  4 kişilik bir sırtçantalı grubu da bize katılıyor, 18-20 yaş arası Avusturalya ve Kanada’lı gençler. Akşam yemeğini birlikte yiyor ve ertesi sabah saat 7’de kahvaltıda buluşmak üzere sözleşip odalara çekiliyoruz.

Kong Lo Köyü'nden Kong Lo Mağarası'na giden yol...

Kong Lo Köyü’nden Kong Lo Mağarası’na giden yol…

Kong Lo Mağarası'nın bulunduğu park

Kong Lo Mağarası’nın bulunduğu park

Ev sahibemiz akşam yemeğini pişirirken

Ev sahibemiz akşam yemeğini pişirirken. Son teknoloji pirinç pişiricisine dikkat! 🙂

Bir köy evinden manzaralar

Bir köy evinden manzaralar

Ve akşam yemeğimiz hazır!

Ve akşam yemeğimiz hazır!

Ertesi sabah erkenden yine ailenin evindeyiz, sabah kalhvaltısı için. Kahvaltıdan sonra 4 kişilik diğer grupla birlikte mağaraya doğru yola çıkıyoruz. Mağara içine yolculuk için kiralanan botların 3’er kişilik olduğunu duyduk, bu sebeple bu grupla birlikte hareket etmek her açıdan faydalı 🙂 Mağara bir parkın içinde yer alıyor, girişte 1-2 Euro’luk giriş ücreti ödeniyor. Sabah çok erken gelmiş olmanın avantajı, bizden başka kimseler yok ortada. Sıra ya da bot beklemek zorunda kalmadan hemen iki bot ayarlanıyor ve yola düşüyoruz. (Botlara da ekstra 3-4 Euro ödeniyor).

Kong Lo Mağarası içinde uzayıp giden 7.5 kilometrelik bir nehir boyunca botlarla tur atılabiliyor. Mağara inanılmaz görkemli, genelde 30 metre genişliğinde ve kimi kısımlarda tavan yüksekliği 100 metreyi buluyor. Bu devasa ve yer yer ışıklandırılmış ama genelde karanlık mağaranın içinde yaklaşık 8km boyunca botla seyahat tuhaf hisler uyandırıyor insanda. İki bot önlü arkalı ilerliyoruz ve kaptanlarımız ışıklandırma olan kimi kısımlarda botları kıyıya çekiyor. Böylece mağara içinde yürüyerek keşifte bulunma şansımız da oluyor. Sarkıt ve dikitler, karanlığın içinde uçuşup duran yarasalar, kafamızda tepe lambalarımızla sağa sola bakınıp duran bizler, sanki bir Indiana Jones filmi içindeyiz 🙂 Yarım saat kadar mağara içinde oyalandıktan sonra botlarla mağaranın diğer tarafından çıkıyoruz ve küçük bir köye yanaşıyoruz. Burada bir içecek molası veriliyor. Sonra tekrar botlara dönüp yine geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz öbür tarafa. Bu arada farkediyoruz ki bu mağara iki yakadaki küçük köyleri de birbirine bağlıyor. Mağara içinden geçen botların kimisi bizimki gibi turist gezdirme botu. Ama kimisi de köylülerin ulaşım için kullandıklari bot-taksiler.

Mağaraya giden yol. Çok heyecanlıyız!

Mağaraya giden yol. Çok heyecanlıyız!

Mağara girişinde botlarımız bizi bekliyor

Mağara girişinde botlarımız bizi bekliyor

Mağara girişi

Mağara girişi

Mağara içinde klasik turist pozu :)

Mağara içinde klasik turist pozu 🙂

Mağarada keşif turu

Mağarada keşif turu

Mağaranın diğer ucundan çıkış

Mağaranın diğer ucundan çıkış

Mola vereceğimiz köye varmak üzereyiz

Mola vereceğimiz köye varmak üzereyiz

Başlangıç noktamıza geri döndüğümüzde Til ve grup arkadaşlarımız mağara girişindeki küçük doğal havuzda biraz yüzme, atlama, zıplama, oynama molası veriyorlar. Bu arada belirtmek lazım, ön araştırmalarımızda mağara içinde şnorkelle dalış yapılabildiği yönünde bilgiler okumuştuk internette ve Til büyük bir hevesle yanına şnorkelini almıştı ama botla seyahat boyunca ve mağara içinde hiç böyle bir şnorkel alanına rastlamadık. Kaptanlarımıza sorduğumuzda da ancak mağara girişindeki bu doğal havuzlarda yüzülüp şnorkel yapılabileceğini söylediler. Yani biz bulamadık bu şnorkel hikayesinin aslını.

Saat öğlen olmadan mağara turumuzu bitirmiş, bungalovlarımızda son bir kez duş alıp çantaları toplayıp yola düşmüş durumdayız yine. Bir sonraki hedefimiz güneyde 4 Bin Adalar (Four Thousand Islands) olarak bilinen bölgedeki Don Khone Adası. Köyden çıkıp anayola nasıl varacağımıza dair en ufak bir fikrimiz yok ama bu uzak rotalardaki sırtçantalı gezilerde öğrendiğimiz bir şey varsa o da: Yola bir düş, gerisi mutlaka gelir 🙂 Ana caddeye çıkıp yürümeye başlıyoruz, mağara turu arkadaşlarımız da bizim kendimize inancımızdan etkilenmiş olmalılar ki peşimize takılıyorlar. Yanımızdan geçen bir kaç kamyonet ve motora el sallayıp durdurup nereye gittiklerini anlamaya çalışıyoruz. Sonunda çat pat İngilizce bilen bir şöför biraz ileride bir kamyonet-taksi durağı olduğunu, oradan bizi bir sonraki kasabaya götürecek taksiler bulabileceğimizi söylüyor. O kasabaya bir varırsak gerisi gelir nasıl olsa diyerek grup arkadaşlarımızla birlikte atlıyoruz bir kamyonetin-taksinin arkasına… Sonrası 24 saatlik bitmek bilmeyen, traji-komik bir yol hikayesi. Bir sonraki yazıya…

Mağara girişindeki gölcük

Mağara girişindeki gölcük

Sabah erkenden tarlalara çalışmaya giden köylü kadınları

Sabah erkenden tarlalara çalışmaya giden köylü kadınları

Yeniden yollara düştük

Yeniden yollara düştük

Yolculuklar bazen çok uzun sürse de yol manzaraları harika...

Yolculuklar bazen çok uzun sürse de yol manzaraları harika…

Doğu Karadeniz Turu 1: Trabzon/Sumela, Yaaylalar Yaylalar

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Hep Karadeniz’e gitmek isterdik
Yaaylalar yaylalar
Çok isterdik de isterdik
Yaaylalar yaylalar
Gittik başımız göğe erdi
Yaaylalar yaylalar

Trabzon

Trabzon

Evveet, herkese merhaba. Amerika notlarından sonra Karadeniz notlarıyla karşınızdayım. Hep yurtdışı olmasın, ülkemizin güzelliklerini de gözardı edecek değiliz değil mi? Doğu Karadeniz, herkesin çok merak ettiği ama bir türlü gidemediği bir bölge. Özellikle gidilecek en uygun mevsimin(Temmuz) güneye gitmek için de en uygun mevsim olması kuzeye tercihi azaltıyor. Son yıllarda ilgi arttı, alternatif kültür turu isteyenlerin tercih ettikleri ve gerçekten görülmesi gereken bir bölge burası.

Bu gezi notları 4 günlük Doğu Karadeniz turunu kapsamakta olup dört yazıdan oluşacak. Biz kendimiz değil turla gittik, çünkü daha önce bu bölgeye hiç gitmemiştik, isteyen arabayla da gelebilir, ama yanınızda en azından bir bilen olmasında fayda var. Mesafeler kısa, gezilecek A noktası ile B noktası arası maksimum 1-2 saat sürüyor, ama yollar çok sapa, virajlar çok korkutucu vs.

İlk yazı yani bu yazı Trabzon ve civarı, 2. yazı Sürmene, Of, Rize, Uzungöl,Lustra ve Karaste yaylaları, 3. yazı Batum (Gürcistan), 4. yazı ise Karagöl, Fırtına Vadisi ve Ayder Yaylalarını anlatacak. Biz buraları çok sevdik, umarım siz de seversiniz.

Bu arada başlığımız yaylalar yaylalar ama sadece 3 tane yayla gördük, Karadeniz bundan çok daha fazlası. Başlık tamamen ironik, şarkının kadınları ne kadar aşağıladığını yeni fark eden ve bunu artık kullanmama kararı alan orduya teşekkür olarak verdim, sözlerin absürdlüğüne de kendimce her yazının başına koyduğum abuk şiirlerle karşılık veriyorum. Fare dağa küsmüş hesabı..

Başlamadan bir not daha eklemek istiyorum, burada yaptığım gözlemler tamamen kendi gördüklerime dayanıyor, şurası çok kalabalık, şurası çok kirli, orda görülecek bir şey yokmuş aslında diye yazarsam lütfen oralı olanlar ve bu yazıyı okuyanlar rahatsız olmasınlar, tabi ki sizin gibi bilmiyorum oraları, ama inanın yazdıklarımda herhangi bir önyargı yok.

TRABZON

Trabzon şu an Doğu Karadeniz’in en büyük ili. Kelime olarak yamuk anlamındaki Trophesus’tan geliyor. Tura bozan falan diyenler varmış, inanmayın 🙂

Trabzon bölgesinde kurulan imparatorluğun adı Rum Pontus İmparatorluğu değil, Kommenos devletiymiş. Bu devlet, 4. haçlı seferi neticesinde istanbul’dan kaçan Komnenos’lar tarafından kurulmuş. Pontus, yani Pontos, aslında deniz demekmiş. Helenistik çağda Karadeniz’e verilen ilk ad, hırçın deniz anlamına gelen ”aksenos pontos”, ama helenlerin geleneklerinde mevcut olan kötü bir şeye veya bir yere iyi bir ad koyup onun iyileşmesini bekleme adetleri varmış, bu yüzden Karadeniz’in dalgaları sakinleşir inancıyla adı değiştirilerek uslu deniz anlamına gelen ”efksinos pontos” yapmışlar. Zamanla da Karadeniz’e sadece pontos denilmeye başlanmış ve günümüze kadar böyle sürüp gelmiş.

Yöresel Karadeniz kıyafetleri ve kemençe

Yöresel Karadeniz kıyafetleri ve kemençe

Trabzon güzel bir şehir, zaten bence deniz olan şehir güzel şehirdir.Ramazanda yemek içmede dikkatli olmakta fayda var. Karadeniz’de sahile uzuuun bir otoban yapmışlar, ulaşım kolaylaşmış, ama evlerle deniz arasına otoban girmiş, bu da orada yaşayanların işine gelmemiş haliyle.

Trabzon’un ortasından Zağanos vadisi geçiyor,bu vadiye bakan evler de çok tutuluyormuş.

Bir de merkezde Park Meydanı ve Uzun Sokak var, Uzun Sokak Trabzon’un İstiklal Caddesi kıvamında, ağırlıklı yemek yenecek yerler ve birkaç mağaza var, hemen girişte Çardak Pide var, pideleri çok methediliyor, biz de beğendik.

Trabzon’un kolbastısı meşhur, kumar oynayan gençler kolcu(korucu) gelince “kolbastı” derlermiş, ordan geliyor anlamı.

Hediyelik eşyaları Ayasofya Müzesinin oradan alabilirsiniz.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf Akçaabat Yörük Çadırında çekildi, çılgınca denizi doldurup yer açıyorlar, fotoğrafta gördüğünüz bölgeye gelecekte spor kompleksi inşa edeceklermiş, büyük düşünüyorlar, olimpiyat gibi, tutacak mı, göreceğiz.

Yörük Çadırında yöresel yemekler yedik, hamsi kuşu, kaygana, turşu kavurma gibi. Yemekler güzeldi, mısır ekmeği inanılmazdı, ama mekan biraz fazla turistik.

AYASOFYA MÜZESİ

Türkiye’de 3 tane Ayasofya müzesi vamış, İstanbul, Trabzon ve İznik’te. İsa’nın bilgin yönüne uygun gördükleri en güzel, büyük kiliselere Ayasofya ismini verirlermiş, ben bilmiyordum, rehberimiz sağolsun. Müzekart geçiyor.

Bu müze Trazon’un en görülmesi gereken yerlerinden biri. 1200’lerde Trabzon İmparatoru Kommenos tarafından yaptırılmış, Fatih’in burayı fethinden sonra cami olmuş. Mimari olarak dışarıdan görünüşü harika, 12 köşeli çok hoş bir kubbesi var. Güney cephesi girişinde Adem ile Havva’nın yaratılışının anlatıldığı kabartmalar var. Aşağıdaki fotoğrafta sağdan sola sırasıyla görebilirsiniz: Adem ve Havva yaratıldı, Adem ve Havva cennette, Adem ve Havva yasak elmayı yedi hapı yuttu, aha cennetten kovuldular, ilk cinayet(Habil’in Kabil’i öldürmesi) vb. Enteresan olan nokta sağdan sola olması kabartmaların, sebebi bilinmiyor.

Yaratılış efsanesinin kabartması- En tepedeki tek başlı kartal Trabzon Rum İmparatorluğu sembolü- Çift başlı olursa Bizans sembolü. Kartal’ın başı,  imparatorluğun döndüğü yöne hükmettiğini simgeliyor.

Yaratılış efsanesinin kabartması- En tepedeki tek başlı kartal Trabzon Rum İmparatorluğu sembolü- Çift başlı olursa Bizans sembolü. Kartal’ın başı, imparatorluğun döndüğü yöne hükmettiğini simgeliyor.

Ayasofya-Dıştan Görünüş

Ayasofya-Dıştan Görünüş

İçeride zamanında çok güzel olduğuna inandığım, ama tabi günümüze gelinceye kadar tahrip edilmiş,  İncil’den sahnelerin canlandırıldığı freskler var. İsa, melekler, havariler, İsa’nın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü betimlenmiş.

Duvar süsü-4 incili yazan Matta, Markos, Luka, Yuhanna

Duvar süsü-4 incili yazan Matta, Markos, Luka, Yuhanna

Müzenin karşısında yanyana 2-3 tane hediyelik eşya yeri var, özellikle Trabzon gümüşü de meşhurmuş, üç çeşitmiş: Hasır, Kazaziye, Telkari. Telkari Mardin-Midyat’ta da yapılıyor, ama Kazaziye bu yöreye özgüymüş. İlgilenirseniz size nasıl yapıldığını da anlatıyorlar. Onun dışında hamsi şeklinde buzdolabı süsünden kemençeye kadar her şey var. Buradakileri beğenmezseniz Sumela Manastırı’nın orda da gümüş hariç diğer hediyelik eşyaları daha uygun fiyata bulabilirsiniz.

ATATÜRK KÖŞKÜ

Bu köşk de eğer vaktiniz varsa gezilebilir, 1-2 saatinizi alır ama güzel bir yer, Trabzon merkezde bir tepede. Bahçesi, içi çok bakımlı. 1923’ten sonra nüfus değişimiyle hazineye geçmiş, 24’te buraya gelen Atatürk çok beğenmiş, ona hediye etmişler. Atatürk burayı en son 1937’de ziyaret etmiş, vasiyetini burda yazmış, bütün mal varlığını hazineye bağışlama kararı almış, bu açıdan da önemli. İçeride fotoğraf çekemiyorsunuz, ikinci katta büyük bir Türkiye haritası var, ona bir göz atın derim. 1930’lu yıllarda Türkiye’yi gösteriyor, Atatürk’ün eliyle aldığı notlar var. O sırada S.S.C.B’ye Sovyet Sosyalist Şuralar Cumhuriyetleri deniyormuş, Türkiye’de coğrafi bölgeler yokmuş, cetvelle sekize bölmüşler, İstanbul, İzmir, Ankara, Konya, Sivas, Malatya, Erzurum ve Musul bölgeleri oluşmuş, ilgilenenler için enteresan.

Atatürk Köşkü

Atatürk Köşkü

SUMELA MANASTIRI (Sümela değil, Sumela)

Burayı anlatırlardı ama anlamazdım, eeee nolmuş yani kayaların oraya manastır yapmışlarsa, nesi özel ki derdim, ama gerçekten görmek gerekiyormuş.

Önce Trabzon’dan 1 saat kadar mesafedeki Maçka’ya geliyorsunuz, Maçka’dan 20 dakika süren münibüs yolculuğunda önce sadece inanılmaz zengin bir orman görüyorsunuz, kızıl ağaçları seyrediyorsunuz, kendi kendinize nerde bu ya diyorsunuz, sonra birden karşınıza çıkıyor:

Bir an önce varmak istiyorsunuz bu manzarayı görünce. Bu arada belli bir yerden sonra yürüyerek çok dik bir patikayla da çıkabiliyorsunuz, minibüslerle de gidebiliyorsunuz. Minibüsle indikten sonra da 10 dakika kadar yürüyüp bir sürü merdiven çıkacaksınız, ama değecek, beğenmeyenler, bu muymuş, Ürgüp daha güzel diyenler saçmalamasın lütfen.

Asıl adı Panaghia tou melas’mış, Melas Yunancada karanlık demekmiş. Melas Sumela oluyor zamanla. İlk hristiyan kavimlerinin Romalı askerlerden kacmak icin yaptiklari tapinma mekanlarindan biriymiş. 400’lü yıllardan beri var, sonra yenilenmiş, freskler eklenmiş ama tam 1600 yıllık bir ibadethaneden bahsediyoruz, inanabiliyor musunuz? Tabi 400’lü yıllardan kalmasıyla ilgili bilimsel veri yok, bugün ayakta bulunan kalıntılar en erken 13-14 yüzyıllara ait, ama ben yine de diğerine inanmak istiyorum.

Manastırın bulunduğu yere yapılmasının sebebi yukarıdaki kayalardan damlayan şifalı suymuş ki bu su ile vaftiz yapılırmış. Hala o şifalı suyun damladığını görebiliyorsunuz.(Ayazma)

1150 metrede, Altındere Milli Parkı içinde, yanında Meryem Ana deresi var, bölgeye Meryem Ana da deniyor.

Birkaç yıl önce yapılan restorasyonun manastırı çirkinleştirdiğini, kayalara resmen badana yapıldığı, kayaların renkleri ile taşların renklerinin uyumsuz olduğunu, kiremit çatıların çok çirkin olduğunu yazıyorlar. Açıkçası ben önceki halini görmediğim için yorum yapamıyorum, ama bu haliyle bile huzur verici ve büyüleyici.

İçerisinde birçok değerli fresk ve yapı barındırıyor. Bu freskler 18. yüzyıl başlarından itibaren üç ayrı devirde yapılan üç tabaka olarak görülüyor. Tabi yukarıda da görebileceğiniz gibi tahribat kasıtlı olarak yüzlere yapılmış, yazılan sloganlar, yazılar da ayrı bir konu. Fresklerde işlenen başlıca konular yine İncil’den alınmış sahneler, Hz. İsa ve Meryem Ana’nın hayatı ile ilgili tasvirler.

Bu bolgede yapılabilecek diğer aktiviteler:

– Hamsiköy’de sütlaç yemek (Aynı bölgeden köme ve pestil de satın alabilirsiniz.)
– Zigana geçidine gitmek

Kalınacak yerler olarak Zorlu Grand Hotel(Trabzon) ve Sürmene’de Zarha Mountain Resort turun önerdiği yerlerdi.

İlk yazı bu kadar, bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Yazan: Ceren Aydın