Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

Ben Anish Kapoor Gördüm

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Bu hafta sonu Sabancı Müzesi’ne gittim ve hayatım değişti… (bakınız: Orhan Pamuk – Yeni Hayat – Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti yazdığı meşhur ilk cümle)

Sabancı Müzesi’nde ( ya da SSM’de) ne vardı derseniz Anish Kapoor vardı. Kendisini açıkçası Türkiye’ye gelmeden önce duymamıştım, ama okudum, çok büyük boyutlu heykeller yaptığını öğrendim ve merak ettim. Bir türlü gidemedim, ta ki 28 Aralığa kadar. Gittim, gördüm, etkilendim. Heykelleri ve enstalasyonları fotoğrafladım, ama tabi ki gerçeklerini görmek kadar etkileyici değil. Umarım sizin de ilginizi çeker.

Öncelikle aslında yolum Anish Kapoor’la yaklaşık 3 yıl önce kesişmiş, hem de dünyanın öbür ucunda Chicago’da. Chicago yazımı okuyanlar belki hatırlar, Millenium Park’ta “TheBean” takma adıyla şehrin simgesi haline gelmiş büyük bir heykel var, CloudGate, ben de bol bol fotoğrafını çekmiş, çok beğendiğimi sizinle paylaşmıştım, meğer bu heykel Anish Kapoor’unmuş.

akapoor1

Chicago yazısı için: https://seyahatgunlukleri.com/2012/07/23/macera-dolu-amerika-5-araba-turu-nam-i-diger-road-trippin/

AnishKapor zaten genelde büyük, çok büyük heykelleri ve aynaları ile tanınıyor. Eserleri herkesin yorumuna açık, herkes kendine göre farklı farklı yorumlayabiliyor. İşte bunlar hep modern sanat 🙂

Gök Ayna- SkyMirror – 2010 – Paslanmaz Çelik

Gök Ayna- SkyMirror – 2010 – Paslanmaz Çelik

Müze girişinde duruyor bu devasa ayna.

Değeri 1.3 milyon sterlin. Her yöne göre değişiyor, gökyüzünden gelen ışığı alıp aynanın açısını da kullanarak değiştiriyor.

Tonlarca gelen bu eserlerin taşınması ve lojistiği de aylar sürüyormuş çoğu zaman.

Disk- 2010 – Kaymaktaşı

Disk- 2010 – Kaymaktaşı

Kaçınılmazlık – 2000 – Oniks

Kaçınılmazlık – 2000 – Oniks

Dil – 1998 – Mermer

Dil – 1998 – Mermer

Bunlar heykellerdi, şimdi de biraz daha deneysel çalışmalardan örnekler vermek istiyorum:

Çiçek – 2007 – Karışık malzeme ve boya

Çiçek – 2007 – Karışık malzeme ve boya

İsimsiz – 1995 – Cam elyaf ve Pigment

İsimsiz – 1995 – Cam elyaf ve Pigment

Şimdi  vaouv adam bildiğin delik yapmış, sonra bunu boyamış, olmuş sana sanat, bu mudur yani diyenler olabilir. Buna diyecek bir lafım yok, çünkü sanat insanın hissettiğidir, sonuçta yoruma açıktır. Ancak o deliğin içine baktıkça boşluk duygusu sizi sarıp sarmalıyor, içiniz bir ürperiyor, böyle uzun uzun o boşluğa bakar buluyorsunuz kendinizi. En azından bana öyle oldu.

Ya da bu adamın muhteşem çalışmaları var, ama gitmişler en basit eserlerini getirmişler diyenler de olabilir. Buna da ancak şunu diyebilirim, Picasso, Frida, Dali sergilerinde de benzer durumlar oldu, birinci sergide ortama, ilgiye baktılar, ikinci sergide daha da özeneceklerdir diye umuyorum, tabi artık bu 10 yıl sonra mı olur, 20 yıl sonra mı olur bilemem, ama bir başlangıçtır. Sonuçta bu adam İngiltere’de eserleri 1.8 milyon kişi tarafından görülen, 2012 Londra Olimpiyatlarında eseri sergilenen bir adamdır, sırf saygıdan bile gidilir, değil mi?

Biraz da Anish Kapoor’dan bahsetmek istiyorum. Kendisi 1954 doğumlu, Hint asıllı, İngiltere’de yaşıyor ve çok seviliyor. Kraliyet Akademisi ona zamanında bütün bir galeri vermiş eserlerini sergilemesi için ki bu tarihinde ilk defa olan bir durummuş, daha önce hiçbir sanatçıya böyle bir onur verilmemiş.

Sophia -2003 –Mermer

Sophia -2003 –Mermer

Ciğer -2001- Mermer

Ciğer -2001- Mermer

Sanat okulundan sonra vatanına ve köklerine dönmek için gittiği Hindistan’da boya pigmentleriyle tanışmış ve cidden özünü bulmuş. Kendisi bunu pigment- shapeeffect olarak tanımlıyor. Daha 30 yaşındayken Venedik Bienali’nde İngiltere’yi temsil etmiş, sonrasında zaten dur durak bilmemiş. Eserlerin biçimleri ve yarattıkları hissiyet dolayısıyla herkes onu kadın zannediyormuş ilk başta, gurur duydum diyor. Zaten anladığım kadarıyla çok alçak gönüllü bir kişi.

Kendisi mükemmeliyetçi biri, tonlarca ağırlıkta eserleri var, eserlerin nakliyesi özel vinçler vs gerektirecek şekilde. Sabancı Müzesi onun için baştan yaratılmış neredeyse.  32 eser 9 tırla getirilmiş, 4 vinç çalışmış.

Gençliğinde başladığı ve 15 yıl devam eden psikanaliz sürecinin de karakterini ve sanatını betimlemekte çok önemli olduğunu anlatıyor.  Heykel materyal işidir, ama kimse bilmez ki materyal çok hassastır demiştir. Amacım heykeli görenlerin bir yolculuk etmesini sağlamaktır demiş. Sadece gözü değil, duyguları da harekete geçirmek istediğini vurgulamış. Eserlerine dördüncü bir boyut olarak zaman boyutunu da eklediğini, zamanın sürekliliğini eserlerine yansıtmaya çalıştığını anlatmış, ama önemli olan eseri yaratırken benim ne düşündüğüm değil, izleyicinin tepkisi demiş.

Eserleri için dört sıfattan bahsediliyor: Baştan çıkarıcı – Değişken – Kafa karıştırıcı – Yaratıcı

Bunları nerden duydun derseniz sergiden sonra kendisi ile ilgili belgesellerin olduğu bölümde biraz vakit geçirmenizi öneririm. 50’şer dakikalık 3 belgesel var. Orada eserlerin boyutları ve kendisi hakkında daha detaylı bilgi sahibi oluyorsunuz. Mesela yine o belgesellerin birinde gördüm, Yeni Zelanda’da sahilde yerleştirdiği bir heykel var ki, ben belgeselde gördüğüm zaman inanamadım, kim bilir gerçeğini görmek nasıldır, 42 ton ağırlığında iki adet devasa kırmızı elips, toprağın içine gömülmüş, çevreyle uyumlu, rüzgarın içinden geçeceği…

Buradan detaylı fotoğraf ve bilgi bulabilirsiniz:

http://fabricarchitecturemag.com/articles/0110_sk_sculpture.html

Ejderha – 1992 – Kireç taşı ve pigment

Ejderha – 1992 – Kireç taşı ve pigment

Sarı – 1999 – cam elyaf ve pigment

Sarı – 1999 – cam elyaf ve pigment

Sarı isimli çalışması bütün bir duvar boyutunda, müzedeki en etkileyici eserlerden biri. Kraliyet Akademisi’nde de sergilenmiş.

Hakkında bir alıntı: “6 m2’lik cam yününden oluşan diskle yapılmış ve 12 kat sarı boyayla kaplanmış. Yaklaştığınızda sadece düz bir duvar değil, ayrıca bir içbükey olduğunu anlıyorsunuz. Ve üç boyutlu bir boşluk görüyorsunuz. İç boşlukla beraber insana hiçliği  de düşündürüyor.”

Bu sarının içinde kaybolunmaz mı soruyorum size…

İsimsiz – 2009 – Paslanmaz çelik / Selfie :)

İsimsiz – 2009 – Paslanmaz çelik / Selfie 🙂

Sergi şubata kadar uzatılmış. Giriş 15 TL, öğrenci 7 TL, Çarşamba günleri ücretsiz. Gidemediyseniz gidin görün derim.

http://anishkapooristanbulda.com/

Herkese mutlu yıllar, sonraki yazılarda görüşmek üzere…

Yazan: Ceren Aydın (Twitter: @Cerenayayay)

Samatya’da Yemek, Yemek ve Yemek

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Sevgili geziseverler,

Çok uzun zamandan beri yazamamıştım, ama hasret bitti, en sevdiğiniz konuk yazarınız yine işbaşında 🙂

Bayramdan sonra Lizbon notlarını paylaşacağım, ancak öncesinde İstanbul içinde de olsa herkesin bildiği, ama çoğumuzun gitmediği Samatya’dan bahsetmek istiyorum.

Samatya özellikle İstanbul’un gayrimüslimlerinin yoğun olarak olduğu, balık restoranlarıyla meşhur, küçük ve tatlı bir semt. Tabi bizim kuşak için en çok Şener Şen’in Ali Haydar Ustayı canlandırdığı, Türkan Şoray’ın ne yazık ki bence son iyi performansını sergilediği İkinci Bahar dizisinin de çekildiği semt.

Samatya1

Bu semti uzun zamandır ziyaret etmek istiyordum, kısmet bu hafta sonuna çıktı. En sevdiğim iki şey olan gezmek ve yemek de bu gezide buluştu. Nasıl mı? Anlatayım efendim.

Şimdi öncelikle her şey benim twitter öğrenmemle başladı. (Reklam saati: @Cerenayayay) Twitter’da gezerken gurmebus isimli bir grup keşfettim, altta gördüğünüz şirin otobüsle İstanbul’un orasına burasına giden, bir restorandan çıkıp diğerine giren, 4-5 saat boyunca aralıksız yiyen bir topluluk. Bir sonraki duraklarının Samatya olduğunu öğrenince hemen takıldım peşlerine.

Gurmebus Otobüsü

Gurmebus Otobüsü

Samatya, Fatih ilçesi sınırları içinde, gerçekten güzel ve küçücük bir yer. Meydandan uzaklaşıp ara sokaklarda harap olmuş kiliseleri, biraz ilerideki Yedikule zindanlarını görmek mümkün. Birkaç saat hiç sıkılmadan gezilebilir. Beni en çok üzen ise her zamanki gibi yapılan asimilasyon çalışmaları. Samatya değil mesela Kocamustafapaşa yazıyor durak isimlerinde. Üzücü.

Samatya ismini Yunanca “kumlu” anlamına gelen Psamatyon kelimesinden geliyor. Zaten önünde zamanında çok büyük bir liman varmış, o yüzden burada balık kültürü çok gelişmiş.

Samatya Meydanı – Develi Restaurant’ın terasından

Samatya Meydanı – Develi Restaurant’ın terasından

Samatya genelde iki üç katlı ahşap evlerden, evlerin altında meyhanelerden, balık pazarlarından, kahvehanelerden oluşuyor.

Dedim ya yemeye gittik diye, o zaman hemen yeme içme kültüründen bahsedeyim.

Tabi biz belli bir rotayı takip ettik, siz istediğinize gidersiniz, istemediğinize gitmezsiniz. Hiç birinin adreslerini vermiyorum, çünkü dediğim gibi hepsi birbirine çok yakın, bakına bakına bulunabilir, en kötü birine sorarsınız, mutlaka gösterir.

Tarihi Samatya Fırını: Tatlı ve tuzlu kurabiyeyeler, peksimet ve galeta alınabilir.

Namlı Şarküteri: Bildiğimiz Namlı ile bir alakası yok, ama burası diğer Namlı’dan daha eski, o yüzden ismi çalma vs de yok. Pastırma tattık, çeşit çeşit peynir tattık. Özellikle tulum peyniri inanılmazdı, dayıları peynirci olan beni dinleyin, mutlaka tulum peynirinden tadın.

Samatya Balık Evi: Mezeleriyle meşhurmuş.

Samatya4

Biz aşağıda göreceğiniz üzere haydari, enginar ve hamsi kokteyli mezelerini denedik, hepsi gayet lezzetliydi.

Samatya5

Sedir Restaurant: Buranın da kalamarı ve ciğeri meşhurmuş, Develi’den ayrılan ustalar burayı açmış. Ben ciğer yiyemiyorum, evet biliyorum çok şey kaçırıyorum, ama yanımda yiyenler ayıla bayıla yedi diyebilirim. Kalamar da aşağıdaki fotoğrafta solda görebileceğiniz gibi bol baharatlı, yuvarlak değil de şerit şerit kesilerek getiriliyor.  Ciğerin yanında ezdirmedi kendini, o da bol bol beğeni aldı.

Samatya6

Günbilir Restaurant: Balık konusunda bir başka otorite de burası. Balık çorbası, balık böreği, midye dolması, balık salatası, ahtapot, lakerda… Liste gidiyor da gidiyor. Yemek yarışmalarında alınan ödüller hiçbir yere sığamıyor.

Samatya7

Bu restaurant ismini birkaç sene önce vefat eden, Samatya’nın efsanelerinden Varujan Günbilir ustadan alıyor.

Develi: En meşhurunu en sona sakladık. Develi’yi azcık da olsa yemek yemeyi seven herkes duymuştur sanırım. 100 yıl önce Antep’te açılmış ilk Develi, 1966 yılından beri de Samatya’dalarmış. Tabi İstanbul’da şu an 7 farklı restaurant var, ama Samatya’nın yeri ayrı. Son durağımız burası olduğundan Develi’ye gelen kadar deli gibi doymuştuk tahmin edersiniz, bu yüzden kebapları deneyemedik. Ama tatlı için herkes azıcık daha yer açtı midesinde. Baklava, fıstık sarma, künefe, katmer denediklerimiz. Ben şahsen en çok katmeri beğendim, çok şekerli değil, içinde sıcacık peynir. Zaten Antepliler bunu kahvaltıda yerlermiş.

Develi- Terası şahane, manzara süper.

Develi- Terası şahane, manzara süper.

Katmer

Katmer

Baklava ve sarma

Baklava ve sarma

http://www.develikebap.com

Ya işte böyle. Yediğimiz bunca şeyden sonra son derece mutlu ve biraz suçluluk duyarak ayrıldık Samatya’dan, bir dahakine şöyle güzel bir fasıl yaparız diye kendi kendimize söz vererek.

Önümüzdeki haftalarda Lizbon notlarında görüşmek üzere.

Not: Bu yazı tamamen kişisel beğenilerden oluşmuştur, içerisinde herhangi bir reklam bulunmamaktadır.

Yazan: Ceren Aydın (Twitter:  @Cerenayayay )

Kategori: Konuk Yazarlar