Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

Macera Dolu Amerika 4: Atlantic City, Princeton, Worchester ve Maine Eyaleti

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Eveet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. 3 yazı dizisi olarak planladığım Amerika serisi kendi içinde büyüdü, bu yazıda Atlantic City, Princeton, Worchester  ve Maine eyaletindeki Ogunquit ve Portland olacak, bu bölge hakkındaki son yazıda ise yaptığımız araba yolculuğu- namı diğer “the road trip”- sırasında gördüğümüz yerler olan Mount Washington, Niagara şelaleleri ve Chicago’yu yazacağım.

ATLANTIC CITY

Hepimiz biliyoruz ki kumar cenneti Las Vegas, ama burası da Vegas’ı çok uzak bulan insanları, özellikle New York’luları çekmek için yaratılmış. New Jersey eyaleti sınırları içerisinde ve New York’a 2-3 saat mesafede. Benim gibi kumarla işi olmayanlar için outletler ve okyanus kenarında bir yürüyüş yolu olan, aşağıda gördüğünüz Boardwalk yapılmış. Adamım Steve Buscemi’nin oynadığı “Boardwalk Empire” dizisini biliyor musunuz? İşte o dizi Atlantic City’nin nasıl kurulduğunu anlatıyor.

Boardwalk

Boardwalk

Casinolar-en meşhurları Taj mahal ve Ceasers

Casinolar-en meşhurları Taj mahal ve Ceasers

İşte her şeyini kumar batağında kaybetmiş bir insan :)

İşte her şeyini kumar batağında kaybetmiş bir insan 🙂

PRINCETON

Normalde buraya kimsenin yolu düşmez, muhtemelen Princeton Üniversitesi öğrencisi olmadığı sürece. Ama ben sizler için gittim, kaldım, gördüm.
Princeton Üniversitesine de saygılarımızı sunarız, ne de olsa Harvard gibi bir Ivy League okulu. Burda okşanacak bir ayak yok ama aslanlar var 🙂 (Bilmeyenler için bkz: Boston yazım)

Princeton Üniversitesi

Princeton Üniversitesi

Trenle New York’a 1.5 saat mesafede. Arabayla 1 saat gibidir diye tahmin ediyorum. Öğrenciler hafta içi ev partilerini, hafta sonu da New York’u tercih ediyor olmalılar, çünkü şehirde 4 -dört!!-  adet bar var sadece.

Ayrıca Einstein bir süre burada yaşamış, kendisinin evi var.

Son olarak çok güzel parklar var.

WORCHESTER

Amerikalılar bu şehri Vustır diye telaffuz ediyorlar, niye böyle yapıyorlar inanın anlayamadım. Genelde kimsenin özel olarak yolu düşmez diye tahmin ediyorum, ama benim kardeşim bu şehirdeki University of Massachusetts (UMASS) Medical School mezunu olduğu için gittik kaldık. Bu bölgenin gölleri dillere destan, burada da Quinsigamond gölü var, göl şehirde sınır gibi oluyor, gölün bir tarafı Worchester, öbür tarafı Shrewsbury.

Göl çok güzel bir göl, baharda ve yazları bir sürü aktivite yapılıyor, zaten göl kenarındaki bütün evlerin önünde bir iskele, iskelede birer motor var, ya motorla turluyorlar, ya balık tutuyorlar, ya yelken yapıyorlar( gölde Boat House var ve yelken klüpleri var), ya da kayaking dedikler, bizdeki kano yapıyorlar. Çok eğlenceli. Ama kışları çok sert olduğu için göl buz tutuyormuş, çok cesaretliler gölü karşıdan karşıya yürüyerek geçiyorlarmış.

Göl ve karşısında UMASS

Göl ve karşısında UMASS

Dediğim gibi küçük bir bölge, Boston’a bir saat mesafede, yemek yenecek yer Pampas, bir Brezilya restoranı, açık büfe salatalar, peynir, meyve ve sebze yemekleri var, hatta biz gittiğimizde sarma dolma bile vardı, bu yüzden ordaki Türkler burayı ekstra seviyorlar. Bir de ocak var, ocakta etini seçiyorsun, istediğin gibi pişittiriyorsun, tabağını tartarak ödeyebiliyorsun, ya da sınırsız yeme seçenekleri var. Onun dışında her yerde olan meksika, çin, hint yemeği ve diner seçenekleri bolca mevcut.

MAINE

Şu şekilde başlayayım, bence Maine dünyanın en güzel yerlerinden biri. Yemyeşil, karadeniz gibi ama çok daha gelişmiş. Deniz ürünü memleketi. İstakoz cenneti. Okyanus kıyısı olmasıyla kışın çok soğuk, ama yazın tatile gelinen bir yer, öyle ki plakalarına bile yazılıyor. Eyalet eyalet gezince fark ediliyor ki her eyaletin plakasında sloganları var, örneğin Maine’in plaka sloganı “Vacationland”, mesela New Jersey’in “Garden State”, New York’unki  “The Empire State” vs.

Maine’in en harika mevsimlerinden biri de özellikle ekim ve kasım ayında yaşanan “fall foliage” denen hadise, ağaçların yaprakları inanılmaz bir renk cümbüşü sunuyor, sadece Maine’de degil, dünyanın pek çok bölgesinde, Alplerden tutun Japonya’ya kadar. Ben ne yazık ki göremedim ama merak ederseniz fall foliage diye internette arattığınızda inanılmaz fotoğraflar çıkıyor.

Bu eyaletin en büyük şehirleri Augusta, Ogunquit ve Portland.Kanada sınırında.

Ek olarak Stephen King’in memleketi, bir çok kitabı burda geçer.

Maine-Ogunquit yolu I-95 diye geçiyor, Kanada’dan başlıyor, taa güneye kadar iniyor.

Maine yolunda bizim gibi Boston tarafından geliyorsanız New Hampshire eyaletinden geçeksiniz, burada vergisiz alkol satan dükkanlar var, New Hampshire Liquor Store ya da Liquor Outlet diye geçiyor, duty free rakamlarından daha ucuz, bavula koyabilecekseniz alın, ya da alın yolda için. Polise yakalanmayın 🙂

OGUNQUIT

Ogunquit çok zengin, sosyetik, çok güzel evlerin olduğu, yaz tatillerine gelinen, yaşlı nüfusunun yüksek olduğu ama aynı zamanda eğlenceli de bir yer. Birbirine çok yakın iki mekan var gidilen, evlerin, restoranların ve marinanın olduğu Perkins Cove, okyanus kenarında kilometrelerce kumla plajın olduğu Beach Street, ve bunların arasında yaklaşık 4 kilometrelik bir yürüyüş yolu olan Marginal Way. Marjinal Way daracık bir yol, bir tarafınızda ağaçlar ve biririnden güzel evler, öbür tarafınızda kayalar ve okyanus, kilometrelerin nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz bile.

Park yeri olarak Beach Street’te 30 dakikalık park edecek yerler var, onun dışında Perkins Cove’da istediğiniz gibi park edecek yerler de var, otopark da.

Perkins Cove

Perkins Cove

Sahil ve okyanus

Sahil ve okyanus

Marginal way

Marginal way

Yemek olarak Perkins Cove’da Lobster Shack’i önerebilirim. Clam Chowder çok güzelmiş, yanımdaki balık severler iletti. Clam chowder çok koyu ama lezzetli bir çorba. midye, balık, patates, kremayla yapılıyor. Az da olsa domuz etinin de konduğu olurmuş, yemek istemeyenler önceden sorabilir. Bunun dışında yine istakoz burda her şekilde gider, ama ben istakozu ellerimle temizleyemem, yiyemem diyenler için burada lobster roll var, istakoz etiyle yapılan bir sandviç. Sandviç deyince küçücük bir şey sanmayın, Amerikan porsiyonları bunlar, gayet doyurucu.

Ama esas okyanus, o okyanus müthiş bir şey.

PORTLAND

Amerika’da nerdeyse 50 tane Portland şehri olduğunu biliyor muydunuz? Benim bahsedeceğim Portland Maine eyaletindeki Portland, en büyük Portland Oregon eyaletindeki, genelde hep birbirine karıştırılıyor, biri doğuda, biri batıda.

Ogunquit-Portland arası 1 saat sürüyor.

Old Port

Portland’da her şey Old Port dene bölgede toplanmış. O yüzden çok rahat 1-2 saatte geziliyor diyebilirim. Asıl anlatacağım oradaki istakoz maceramız.

Hemen sahilde, Old Port bölgesinde yani, 3 Brothers diye bir yer var. Buranın özelliği istakozunuzu kendinizin canlı canlı seçebiliyor olmanız. İstakozu haşlıyorlar,siz dışarda bir bankta bekliyorsunuz,pişirip yanında midyeyle ve haşlanmış mısırla önünüze getiriyorlar, genelde insanlar alıp eve götürüyor tabi ama biz orda yedik, ve anlatılanlara göre tadı çok güzelmiş. Tabi en çok zorlanılan konu istakozu ilk defa yiyecekseniz nasıl yapacağınız. Orda istakozu nasıl kırıp yiyeceğinizi anlatan yazılı ve resimli açıklamalar var, değişik bir deneyim. Bursa ‘da bilen bilir, şehrin 15-20 km dışında bir köfteci vardır, adama kilo ile sipariş verirsiniz, adam tabak kullanmaz, masanın üzerinde kağıt serer, o kağıda köfteleri bırakır (atar), bir de ekmek, siz ekmek arası o köfteleri bayıla bayıla yersiniz, hala var mı bilmem,ama zamanında, yani 4-5 yıl öncesine kadar İstanbul’dan özel oraya gelenler olduğunu duymuştum, işte burası da öyle bir yer.

Bu arada Maine bölgesinde geçirdiğimiz 2 gün boyunca benim bisküviyle beslendiğimi deniz ürünü yemeyen bir insan olarak üzüntüyle açıklıyorum.

Sırada son yazı var, Niagara ve Chicagooo..

Chitwan’da Vahşi(!) Hayat ve Lord Buddha’nın Doğum Yeri Lumbini

Standard

Önceki yazımda da bahsettiğim gibi Pokhara’dan Chitwan’a seyahat için pek alışılmamış bir yol seçiyoruz ve Seti nehrinde rafting yaparak Chitwan’a gitmeye karar veriyoruz. Daha doğrusu rafting yaparak Gai Ghat kasabasına varacağız, buradan da bir iki saatlik bir otobüs yolculuğu ile Chitwan’a geçeceğiz.

Seti nehrinde rafting

Seti nehrinde rafting

Rafting de tıpkı yamaç paraşütü gibi Pokhara’da yapılması gereken turist aktivitelerinden bir tanesi. Bir gün önceden bir kaç tur acentasını dolandıktan sonra uygun fiyat ve ertesi sabaha kalkış garantisi veren bir tanesini seçiyoruz. Bota 4-5 kişilik turist grupları sığıyor normalde ve kişi sayısı ne kadar yüksekse kişi başı fiyat da o kadar düşük oluyor. Ama yüksek sezon olmadığı için ertesi sabah erken saate bizden başka katılımcı yok, mecbur biraz daha fazla ödeyip bize özel botu ve görevlileri kiralıyoruz.

Bir sonraki sabah erkenden sırt çantalarımızı yüklenip yola düşüyoruz. Sırt çantalarımız da botta bizimle birlikte seyahat edecekler, özel su geçirmez ambalajlarla paketleniyorlar sıkı sıkı. Islanmaması gereken fotoğraf makinesi, para, pasaport gibi değerli eşyalar da su geçirmez muhafaza kutularının içine kapatılıyor. Rafting, kıyıda verdiğimiz yarım saatlik öğle yemeği molası dahil 4-5 saat sürüyor. Çok fazla akıntı ya da rapid yok, çok çılgın bir yolculuk olmuyor. Ara ara görevlilerin uygun gördüğü yerlerde nehre atlayıp yüzebiliyoruz da. Gerçek rafting tutkunlarını bu yarım günlük Pokhara-Gai Ghat turu hayatta kesmez, onlara bir iki günlük, gece kamp yapmalı ve bol rapidli diğer turları öneririm. Ama ucundan raftingin de tadına bakmak isteyen ve fazla ıslanmak istemeyenler için bu yarım günlük tur önerilir. Rafting bitiş noktamızda hemen üzerimizi değiştirip kendimizi yol kenarına atıyoruz ve artık şansımıza mı bilinmez pat diye bir Chitwan otobüsü gelip duruyor önümüzde. Bir iki saat sonra Chitwan’dayız. Otobüsten iner inmez üzerimize üşüşen turist avcılarından yakayı zor kurtarıp kendimizi bir rikşaya atıyoruz ve safari otellerinin bulunduğu bölgeye geliyoruz. Safari parkı, yani Royal Chitwan National Park’a yakın bir yerde bulunan Travellers’ Jungle Camp oteline yerleşiyoruz. Vahşi Park’ta kendi kendine gezinmek mümkün değil, mecburen civardaki acentalardan birinden ertesi gün için nehirde kano gezisi, orman yürüyüşü ve fil safarisi paketi satın alıyoruz.

Chitwan'da gün batımı

Chitwan’da gün batımı

Ertesi sabah saat 7’de kanonun içinde nehirde yol almaktayız çoktan. Kano turu ve orman yürüyüşünü sabah erken yapmamız önerildi çünkü vahşi hayvanlar sabahın çok erken saatlerinde su kenarlarına iniyor, ormanda ava çıkıyorlarmış. Bir saatlik kano turunda sadece uzaktan bir tane timsah görüyoruz, bir kaç tane de vahşi kuş türü. Sonrasındaki bir saatlik orman yürüyüşü biraz hayalkırıklığı oluyor çünkü hiç bir vahşi hayvana rastlamıyoruz. Bu orman yürüyüşleri güvenlik gereği mutlaka lisanslı bir rehber eşliğinde yapılıyor. Bizim rehber bir saat bizi dolaştırıyor, arada pat diye durup heyecanla bize dönüyor ve sessiz olmamızı, kulak kabartmamızı söylüyor. Biz tam heyecanlanıp pusuya yatmaya hazırlanırken bize yerde bir ayak izi gösterip “İşte büyük bir kaplanın ayak izleri” ya da uzakta otlamakta olan tavuğumsu birşeyi gösterip “İşte vahşi tavuk” filan diyor. Sonuçta bir saatlik orman yürüyüşünü vahşi bir tavuk, bir de kaplan ayak izleri görmüş ve bir takım tuhaf sesler duymuş olarak noktalıyoruz. Öğleden sonra çıktığımız fil safarisinde ise nihayet tek boynuzlu bir anne gergedan ve yavrusunu görüyoruz, bir kaç tane de geyik, böylece vahşi park safarisini en azından bir iki vahşi hayvan görmüş olarak tamamlıyoruz. Bu arada ormanda fil üzerindeki bir saatlik safari oldukça eğlenceli, vahşi hayvan görülmese bile yapılmaya değer. Chitwan Parkı’na gitmeyi düşünenler Afrikadakiler gibi bir safari beklentisinde olmasınlar. Eğer bizden daha şanslıysanız belki vahşi filleri ve çok çok şanslıysanız bir iki kaplan görebilirmişsiniz duyduğumuza göre.

Kano turunda karşımıza çıkan timsah

Kano turunda karşımıza çıkan timsah

Fillerin gölde banyo keyfi

Fillerin gölde banyo keyfi

Ormanda fil safarisi

Ormanda fil safarisi

Ve işte beklenen an: Tek boynuzlu gergedan anne ve bebeği karşımızda!

Ve işte beklenen an: Tek boynuzlu gergedan anne ve bebeği karşımızda!

Vahşi kuş :)

Vahşi kuş 🙂

Fil Yetiştirme Merkezi'ndeki sevimli ikizler

Fil Yetiştirme Merkezi’ndeki sevimli ikizler

Chitwan’daki son sabahımızda yine erkenden kalkıp bisikletle yakınlardaki Fil Yetiştirme Merkezi’ne (Elephant Breeding Center) gidiyoruz, buradaki yavru ikiz filler pek şeker. Buradan bir sonraki durağımız ise 4-5 saatlik bir otobüs yolculuğu ile ulaşılan Lumbini.

Kulağa İtalyanca gelişine bakmayın, Lumbini Nepal’in en kutsal şehirlerinden. Lord Buddha’nin doğum yeri burası ve bunun şerefine son senelerde şehrin ortasına kilometrelerce karelik bir tapınak komplexi inşa edilmiş ve ediliyor. Bu komplexte dünyanın çeşitli budist ülkelerinin inşa ettirdiği tapınakları ziyaret etmek mümkün; Nepal, Hindistan, Çin, Japonya, Thailand, Kore gibi Asya ülkelerinin yanısıra Alman ve Fransız budist tapınaklarını da görüyoruz. Tapınakları bir rikşa kiralayıp gezmek de mümkün ama biz bisikletle kendimiz gezmeyi tercih ediyoruz ve gayet hoşumuza gidiyor bu tur. Lord Buddha’nın doğduğu yere de bir tapınak yapılmış, binayi ziyaret edip bahçesinde Buddha’nın doğum yerine karşı meditasyon yapabilirsiniz.

Lord Buddha'nın doğum yeri karşısında meditasyon...

Lord Buddha’nın doğum yeri karşısında meditasyon…

Lumbini'deki Alman budist tapınağı

Lumbini’deki Alman budist tapınağı

Thailand tapınağı

Thailand tapınağı

Lumbini’deki ilk gecemiz tam bir kabus oluyor. Burası çok küçük bir şehir (şehir denemez aslında, kasaba bile büyük kalır yanında) ve mevcut olan uygun bütçeli bir kaç otel tek bir sokakta sıralanmış. Bunlardan rastgele birinde bir oda tutuyoruz, ne kadar kötü olabilir ki diyerek. Gündüz gözüyle de gayet düzgün ve temiz görünüyor bu oda. Ama karanlık basar basmaz odayı ve hatta tüm şehri böcekler basıyor. İki tip böcek türü baskın: Bir grup çok küçük, uçuşan sinir bozucu sinekler, diğer grup çekirge ve hamam böceği karışımı, kocaman, zıplayan, uçan korkunç böcekler. Akşam yemeğinden sonra odaya girdiğimizde heryeri bu sinekler ve böceklerle dolu buluyoruz. Kendimizi direk yatağı saran cibinliğin içine saklıyoruz, burada güvendeyiz nasılolsa diye düşünerek ama farkediyoruz ki bu küçücük sinekler cibinligin deliklerinden bile içeri sızmayı başarıyorlar. En azından büyük canavarlar dışarıda kaldı diye teselli ediyoruz kendimizi ama o koca böcekler de tüm gece cibinliğin üstüne yapışıp bizi gözetliyorlar. Bir de gece elektrikler kesiliyor ve tavanda çalışıp cılız bir serinlik yaymakta olan pervane de duruyor. Sıcakta cibinliğin altında böceklerin arasında uyumaya çalışıyoruz bir kaç saatlik de olsa. Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla birlikte etrafta bir tane bile böcek kalmıyor, milyonlarca böcek her gece nereden çıkıp geliyor ve gün ağarınca nereye saklanıyorlar hala anlamış değilim. Sabah olunca ilk işimiz bavulları toplayıp otelden ayrılmak oluyor. Hemen karşı kaldırımda rehberimizin de önerdiği başka bir otel var, Lumbini Village Lodge,  oraya geçiyoruz ve burada ikinci gecemizi gayet rahat ve böceksiz geçiriyoruz. Karşılıklı, aynı sokakta bulunan iki otelden birini böcekler basarken diğerinde bir tane  sinek bile olmaması da şaşırtıcı. Lumbini’de tapınaklar komplexinden başka görülecek gezilecek birşey yok. Bu sebeple tapınak turumuzu tamamlayınca şehirden ayrılıyoruz.

Lumbini'nin korkunç böcekleri...

Lumbini’nin korkunç böcekleri…

Ve iki aylık Hindistan-Nepal gezimizin de böylece sonuna gelmiş oluyoruz. Lumbini’den otobüsle Hindistan sınırına ulaşıyoruz ve burada kısa bir pasaport kontrolünden sonra tekrar Hindistan sınırları içindeyiz. Yine otobüsle sınıra yakın büyük şehirlerden biri olan Gorakhpur şehrine geliyoruz. Amacımız buradan gece treni ile Delhi’ye geçmek ve ertesi akşamki ucağımıza yetişmek. Ama Hindistan’ın bize son bir sürprizi var: Gece gelmesi gereken trenimiz neredeyse 12 saat gecikmeli geliyor. Geceyi tren istasyonunun bekleme salonunda yine o korkunç böcekler arasında (evet, sadece Lumbini’de değil, Nepale yakın olduğu için sanırım burada da var aynı böceklerden) geçiriyoruz, uçağı kaçırma stresi tavan yapmış durumda. Neyse ki uçak da rötar yapıyor da rahat rahat yetişiyoruz ertesi gün 🙂

1,5 ay Hindistan’a, iki hafta da Nepal’e yetmedi. Tekrar geleceğiz, bekleyin bizi….

Nepal-Hindistan sınırı: Hoşçakal Nepal, geri döneceğiz!

Nepal-Hindistan sınırı: Hoşçakal Nepal, geri döneceğiz!