Category Archives: Ortadoğu Ülkeleri

Umman Notları 2: Muskat’ın İki Yüzü

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Hepinizin malumu bir özlü sözümüz vardır: Çok okuyan değil çok gezen bilir. Bence gezen insanın gezmeyene kıyasla öğrenebildiği en önemli ders şudur: Kendi konfor alanınız dışında bir anlamda 100% savunmasızsınızdır. Gündelik hayat ekosisteminiz dışında olunca başınıza normalde olmayacak bir ton aksilik gelebilir, hiç ummadığınız sorunlar sizi bulabilir. Çok sevdiğim bir dostum ilk yurtdışı seyahatine çıkmak için bilet aldığı vakit bu ihtimalleri düşündükçe tedirginlikten bacaklarının titrediğini anlatmıştı. İşte bu bacak titremesi hali gezdikçe bir nasıl anlatsam 10 kaplan gücü hissine, ne olursa olsun aksiliklerin üstesinden dirayetle gelebilme çevikliğine dönüşür. Ve o zaman o gidilen diyarlar da ilk başta karşılaştığınız nemrut yüzünü bir daha göstermemecesine gizler, size olanca güzel haliyle sımsıcak gülümser.

Bu felsefi girişe konu olan hikayeye gelelim. En son bıraktığınızda annem ve ben soğuk karlı mızmız Brüksel’den kaçmanın coşkusuyla en az yanımızdaki 2 yaşındaki Elvinimiz kadar şendik! Bu coşkumuz akşam üzeri İstanbul’a inince daha da arttı. Hayır memleket topraklarına geldik diye değil, Muskat uçağımız gece 1’de olduğundan aradaki 3-4 saati güzel bir rakı balık sofrası ile taçlandırabiliriz diye!

Dip not: Siz de Atatürk Havaalanı’ndan Yunanistan’a en yakın çıkışı arıyorsanız buyurun Yeşilköy Eleos‘a. Hoş ortam, güzel mezeler, daha güzeli balık ve fonda Yunan ezgileri. Reklamları izlediniz dönelim simdi Umman’ın iki yüzüne…

İstanbul'da aktarma – Eleos´ta rakı balık

İstanbul’da aktarma – Eleos´ta rakı balık

Muskat’ın nemrut yüzü

Oysa ne de süper planlamış, tüm gün havaalanlarında Elvin’i it gibi koşturmuş yormuş, check-in de sonradan ona yatak olsun diye arabasını göndermemiş ve İstanbul’da hiçbir taksiye sığmayan muhteşem Chariot arabamızla nam salmıştık! Ne o biz daha havaalanına geri döndüğümüzde uyuyacak, usulca pusetinden uçak koltuğuna aktaracağız ve tüm uçuş boyu uyuyacak, biz de gece uçuşunun tadını çıkartacağız diye. Bu blogu okuyan çocuklu gezginler bilirler ki evdeki hesap çarşıya uymaz lafı çocuklu aileler için söylenmiştir! Her şeyi müthiş ilginç bulan Elvinimiz 90 cm boyunda bir zombiye dönüşüp uyumayı bırakın hosteslere şaklabanlıklar yapmaya başlayınca içimden bu gece uzun olacak şarkısını mırıldanmaya başladım. Tabii her aşırı uyarılmış çocuğun bir zıbıtma noktası vardır ve tüm içten yakarışlarıma karşın o nokta yolculuğun son 45 dakikasına denk geldi. Bizimki yaygarayı basar, 80% ‘i Türk Vasfiye teyze dolu uçak bana “aç bu çocuk çok sıcak çok soğuk ondan uyumuyor susmuyor hasta galiba” diye akıl öğretir, müstesna bir yolculuk oldu anlayacağınız. Güç bela indik uçaktan, tabii ki o Elvin uyusun diye bagaja vermediğim puset geciktikçe gecikti. Üzerine yazı dizisinin ilk bölümünde bahsettiğim üzere vize konusunda yanlış bilgilendirildiğimizi, Alman ve yeşil olmayan Türk pasaportlarına havaalanında pasaport kontrolünden önce vize satın almak gerektiğini yaklaşık 45 dakika kadar pasaport kontrolünde bekledikten sonra öğrendik (Elvin hala uyumayıp zırlıyordu!). Elin adamı da neyse çocuk da var, tekrar sıra beklemeyin, aradan gidin vizenizi alın demedi. Şu bacak kadar çocuk ne halt yapacak vizesiz geçse sınırınızdan, makul olun diye adamdan da yaman çıkıp annem ve Elvin’i öbür tarafa gönderdim ki bizimki azıcık rahatlasın. Sonra kös kös vize sırama girdim, 50 Umman realimi bayıldım (tabii ki oranın parası üzerimde yoktu, bir de döviz ofisinde sıra bekleyip kazıklandım!), vizeleri aldım. Öbür tarafa nihayet geçebildiğimde Elvin biraz sakinleşmiş ama halen cin gibi idi. Tamam artık her şey yolunda gidecek, hadi arabamızı alalım, hemen yola koyulalım dedim. Bunu dememle Fas ve Tunus’ta seyahat sırasında da edindiğim Arap ülkelerinde her şeyin sanki ağır çekim bir film gibi işlediği izlenimine tekrar kapıldım zira araba kiralama ofisindeki adam da yaklaşık 45 dakikada işlemlerimizi ancak tamamlayabildi. Sonra araba hemen dışarı gelecek diye bizi dışarı postaladı, bir yarım saat de orada bekledik! Neyse ki havanın hali hazırda sabaha karşı 5 suları 20 derece olması az da olsa keyfimi yerine getirdi. Verdikleri GPS de doğru düzgün çalışmadığından kaybola kaybola saat 6 civarı sabah ezanı ile Dominika’nın apartmanına ancak girdik. Uykusuzluktan ve yorgunluktan sinirlerimiz laçka olmuş, halen hiç uyumamış, Elvin ise iyice zıvanadan çıkmıştı. Hemen onun yatağını yaptım, annemi içeri odaya yolladım, ben de Elvin’in karyolasını kurduğum kanepenin yanında sızmışım. Tabii bizimki biyolojik saati şaştiği için 9 buçuk gibi açım diye uyandı! İyi ki jet lag sorunu olmayan yere gittik anasını satayım 😀 !!!

Emir büyük yerden geldi çare yok kalktım, annemi uyandırdım, hadi gidelim bir yerde kahvaltı yapalım, sonra geri gelip öğlen uykusu niyetine uyuruz dedik. O sırada Muskat bize hala nemrut yüzünü gösteriyordu sanki, hava bulutluydu ya da muhtemelen bana öyle geldi. Normalde 3 dakikada gidilen sahili nasıl başardık ise 15 dakika aradık, sonra sağdaki kilometrelerce uzanan yolu ve irili ufaklı kafeleri görmeyip sahil yolunda sola saptığımızdan ıssız bucaksız tam da yola benzemeyen suya paralel bir yerden yürüdük yürüdük. İn cin top oynuyordu, sadece sahilde anlamsızca oturan iki inşaat işçisi gördük, onlar da sanırsam bizi anlamsız bulmuştur, Ne yalan söyleyeyim moralim iyice dibe vurdu. Kendi kendime niye ben normal bir insan (eşittir kitle turizm yerlerine gitmekten zevk alan) olup da Mayorka’ya hadi bilemedin Kanarya Adaları’na gidip de tatil yapmıyorum da böyle elin alakasız memleketinde bir tek kendime değil canım anneme ve yavruma da bu eziyetleri çektiriyorum diye bayağı hayıflandım! Bu tarz durumlarda hep yaptığı gibi hiç söylenmeyen ama şöyle mi yapsak diye fikir de belirtmeyen annecim de sus pus yanımda yürüyordu. Bu esnada tek güzel olay pusetinde tekrar uyuyakalan Elvin’di zira bir de o başımın etini yeseydi çileden çıkıp ilk uçakla Türkiye’ye dönmem işten değildi…

Derken o içimdeki 10 kaplan güçlü gezgin uyandı. Sakinleştim, kontrolü ele almaya karar verdim. Buraya kültür olarak gittiğim en yakın yer olan Dubai’yi düşündüm. Orada da böyle sokak hayatı falan yoktu, her şey expatlar üzerine kurulmuş ve gündüz tüm sosyal hayat otel ve alışveriş merkezi kafelerinde dönüyordu. Onun üzerine demek buranın da raconu öyle, hadi gidelim Hyatt Otel en yakını, oranın içinde yaparız kahvaltımızı dedim. Otelin dışı fena değildi ama içi tam bir Ortadoğu görgüsüzlüğü ile döşenmiş – aşırı bir rüküşlük! Sanırsam Dubai’nin aksine burada lüks otel lobileri iş adamlarının iş konuştuğu yerler, biz hariç üç masa vardı, hepsi iş adamı tipli insanlarla doluydu. Bizi o kadar garipsediler ki gidip ne bakıyorsunuz hiç mi turist görmediniz diye sormak geldi içimden.

Neyse en azından taze demli çay, İngiliz çakması ‘scoon’ları vardı. Karnımız doydu keyfimiz az da olsa yerine geldi. Demek burası böyle annecim, Dubai gibi, hatta daha beter, hayat sırf otellerin lobilerinde. Ne yapalım o zaman bir market bulur alır yemeklerimizi terasımızda yeriz dedim. Market nerede diye sorduk lobide, sanırım bu soruyu soran ilk turist de bizdik, her biri ayrı şey söyledi. Böylece yine öğlen sıcağında 10 dakikalık yolu yarım saatte sora sora kaybola kaybola bulduk. Market market dedikleri bizim mahalle bakkallarından hallice bir yer çıktı. Neyse ki süt vardı Elvin’e ama biz içimize sinecek pek bir şey bulup alamadık kendimiz için. Annem “neyse işte rejim rejim diyorduk zayıflayacağız fena mı” diye ortamı yumuşatmaya çalıştı. Ben de üstünde durmadım. Eve geri geldiğimiz anda ev sahibemiz Dominika’dan bir mesaj geldi: Muskat’a hoş geldiniz, işten çıktım, gelip uğramamı ister misiniz?

Pek de hoş gelememiştik ama lokal biriyle konuşmak iyi olur yoksa burada 5 gün nasıl geçer diye düşündüğümden sevinerek kabul ettim.

Ve Muskat güzel yüzünü göstermeye başlar …

Dominika yarım saat sonra kapımızdaydı. Hemen kanım kaynadı. Çok korkunç bir seyahat geçirdiğimizi, çok yorgun olduğumuzu, üzerine aç kaldığımızı ve AirB&B sayfasında yazanın aksine çevrede ne bir düzgün market ne de bir adam gibi kafe bulabildiğimizi bir çırpıda anlattım. Önce beni sakinleştirdi. Sonra neyin nerede olduğunu bir güzel anlattı. Meğer sahile giden 3 dakikalık yolun sonunda Candle Cafe diye bir yer varmış. Daha sonraki gün denedik çok da hoştu. Muskat’ın öğleden sonraları uyanan bir şehir olduğunu, çalışanların işe erken gidip 3-4 suları paydos ettiğini, ondan muhtemelen sahilde halk plajı olmasına karşın kimseleri görmediğimizi anlattı. Gidecek olanlara yararlı olur diye adıyla sanıyla veriyorum. Kaldığımız yere çok yakın olan Al Fair hipermarketi tavsiye etti ki her tür yerel taze sebze meyve ürünü bulabildiğiniz gibi domuz etinden gir (Müslüman ülkedeyiz demiştim değil mi) Hollanda ‘herring’ine kadar her şeyi satın alabileceğiniz bir yer. Bir de üzerine gezimizi planlamamıza yardımcı oldu ve gitti.

Bunun üzerine önce Dominika’nın tarifi üzerine arabayla elimizle koymuş gibi bulduğumuz AL Fair’den tüm kalacak süre için kahvaltılık malzeme, su, süt, yoğurt aldık. Ardından şu sahilin madem ters tarafına yürümüşüz bir görelim düzü nasıl diye tekrar sahile indik. Bu arada güneş 6 gibi batıyor, biz sahile indiğimizde 5 buçuk civarı idi. O sabah in cin top oynayan sahil alabildiğine canlı, cıvıl cıvıl, yerlisi, expatı, turisti, top oynayanı, nargile tüttüreni dolmuştu. Gördüğüm en güzel incecik kumlu plajlardan birinde gördüğüm en güzel gün batımlarından birine şahit olduk. Hayatında ilk defa ayaklarını suya soka soka sahilden yürüyen Elvin acaip eğlendi, biz de ona bakıp eğlendik. İyi ki normal bir insan değilim, öyle sıkıcı Mayorka’ymış Kanarya Adaları’ymış yerlere gitmiyorum da buradaki bu güzelliklere şahit oluyorum diye düşündüm gün batarken 🙂

Bu gün batımı herkesin keyfini yerine getirir :-)

Bu gün batımı herkesin keyfini yerine getirir 🙂

IMG_20150106_175123

Akşam hem buraya daha önce 3 kere gelmiş arkadaşımın hem de Dominika’nın gaza getirmeleri sonucu ama daha da önemlisi kızının saçma gezi saplantıları yüzünden başına gelmemiş kalmamış annemin balık ve deniz ürünü aşkını bildiğimden Turkish House adlı Türk balık restoranına gidelim dedim. Evet yanlış okumadınız ben Türkiye dışında bir yerde tatildeyken bir Türk restoranına kendi rızam ile gittim!!! Olay şu ki Ummanlılar balığı geleneksel olarak baharatlı pilavlı pişiriyorlar. O da güzel tabii de “hani taze taze tutulmuş balığı bir ızgara yapıp üzerine az limonla yeme zevkini vermiyor insana” demişti buraya sık gelmiş arkadaşım. “Çare bizim Türklerin açtığı bu lokantada. Biliyorum seyahatlerde kendi alıştığı mutfağı arayanlara sinir olursun, önyargılısın ama o önyargını yen, bir seferlik git bu Türk restoranına, sonra dönünce bana teşekkür edeceksin” demişti. Onun üzerine Dominika da “bana göre Muskat’ın en güzel restoranı burası” deyince neyse napalım, annemi mutlu etmiş olurum prensiplerimi çiğnemek uğruna, hem bir seferden bir şey olmaz diye kendimi avuta avuta yola düştük. İyi ki düşmüşüz.

Tepeleme gayet iyi pişirilmiş taze balık, kalamarlar, karidesler ve en güzeli peynirli kocaman bir ıstakoz, muhteşem bir pide, taze salata, olmazsa olmazım patlıcan salatası ve de çok bayıldığım küçük tatlı kavunların içinde sundukları tropik meyve kokteyli için kişi başı sanırsam 20 euro gibi bir hesap ödedik. Bir gece önce İstanbul’da bunun dörtte biri kadar bir balık yemeğine iki katı para ödemiştik.

Yorgunluktan ve açlıktan bir tane bile fotoğraf çekemeden o güzelim balıkları deniz ürünlerini götürdük, götüremediklerimizi paket yaptırıp aldık ki annem bir aksam daha onlarla doydu 🙂

Restoran ortam itibarıyle, Ankaralı olanlarınız bilir, çocukluğumuzun Hacı Arif Bey’i tarzı bir kebap lokantası havasında yani lüks aramayın ama temizdi gayet. Ana baba günü gibi dolup dolup taşıyor. Her çeşit (Türk, Ummanlı, expat, turist) insan geliyor. Servis hızlı. Orta yerinde çocukları oyalacak devasa bir akvaryum var. Türküm Türkiye dışında Türk lokantasına gitmem demeyin, bir seferlik ön yargılarınızı bir kenara koyup gidin Umman’a yolunuz düşerse, pişman olmayacaksınız. Ama gidip de kebap yemeyin, ille de balık, yoksa külahları değişiriz!

Umman’ın güzel yüzüyle tanıştık, o da bize sımsıcak gülümsedi ya şimdi ver elini Muskat ve Matrah. Bizi izlemeye devam edin!

Funda Çelikel Esser

Twitter: @fundaesser

2 Kadın ve 1 adet “Terrible 2” ile Umman: Başlangıç ve Bazı Pratik Bilgiler

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Sevgili Seyahat Günlükleri takipçileri,

Öncelikle yeni konuk yazarınızı sizlere tanıtayım. Bendeniz, Funda Çelikel Esser. 2004 yılından beri Türkiye dışında yaşamaktayım. Sırasıyla Hollanda, Belçika, İtalya, Berlin (Almanya demiyorum lütfen altını çizin), İrlanda ve tekrar Belçika’da okudum, yaşadım ve çalıştım. Şimdilerde Brüksel’de Avrupa Komisyonu’nda istihdam ve sosyal politika analisti olarak çalışmaktayım. Kaliteli kahveye ve şaraba, sosyalleşmeye, çoğunun iç karartıcı bulduğu Avrupa ve Dünya sineması festival filmlerini seyretmeye, Berlin Uluslararası Film Festivali’ne ve en çok da Berlin’e bayılırım! Onun dışında damarımı kesseniz kan yerine seyahat aşkı akacağına dair yakın çevremde rivayetler dolaşır. Annemden bol miktarda gezenti geni almışım. Üzerine bir de zavallı bir Türk olarak dünyaya gelip de Avrupalının sırtına çantasını atıp gezdiği yaşlarda ÖSYM belası ile haşır neşir olmak zorunda kaldığım için içimde kalmış tüm ukteler elimin ekmek tutmaya başladığı 1997 yılından itibaren kendilerini ‘gez her fırsatta nereye kiminle olursa olsun gez’ şeklinde dışa vurmaktadır. 2012 Ekim’de dünyaya gelen biricik oğlum puf böreğim Elvin’in aramıza katılışı ile artık “frenleneceğimi” düşünen bağzı(!) insanlar avuçlarını bir güzel yalayadursun, oğlumun 3 yaşına yaklaştığı bu günlerde onun 10. ülke seyahatini programlamaya uğraşırken bir yandan da çocuk da yaparım gezerim de şarkısını mırıldanıyorum (Yazar burada 2 ve fazlası çocuğu olup halen gezebilenlerden destek beklemektedir!) 🙂

Gezi anılarımı sizlerle paylaşma olayına gelince aslına bakarsanız her zaman için yapmak istediğim bir şeydi. Hatta birkaç yıl önce kendime bir blog bile açtım ancak iş güç çoluk çocuk derken bloga yeterince mesai harcayamadığımı ve de önümüzdeki takribi 15 yıl içinde de harcayamayacağımı üzülerek görerekten bu projeyi rafa kaldırdım. Takip ettiğiniz bu blogun sahibi sevgili Şilan ta ki bir gün bana konuk yazar olsana diyene kadar. Hali hazırda bir blog bir de kendimden bile gezenti bir blog sahibi bulmama rağmen oturup hangi gezimi yazsam bunu yazacak zamanı nereden bulsam derken bizim Şilan’la ilk konuşmamızın üstüne yaklaşık 3 yıl ve 10 kadar seyahat geçti. Geç olsun güç olmasın diyerek yukarıda bahsi geçen gezenti annem ve çekirdekten gezenti yetişen oğlum ile Ocak başı gerçekleştirdiğimiz Umman gezisi notlarım ile karşınızdayım.

Blogda adet yazı dizilerinin birinci bölümünün pratik bilgilere ayrılması. Bu çerçevede ilk olarak hepinizin aklına gelen soruyu cevaplayayım:

1. Başka yer kalmamış gibi Umman’a gitmek nereden esti? Bu soruya gönlüm isterdi ki “öyle tabii şekerim ama bütün o başka yerleri gezdim bir gittiğim yere bir daha gitmeyi de sevmem, dünya haritasında kala kala Umman kalmıştı” gibi ukala bir cevap verebileyim. Maalesef! Olay şu ki Ocak’ın ilk haftası harcayabileceğim 1 hafta iznim vardı. Bir önceki sene iş ve ülke değiştirdiğim için çok yorgundum ve kesin kes güneşli bir yere gitmek, bize kış olan zamanda bir şort bir tshirt ile dolaşmak istiyordum. Söz konusu tarih Ocak başı olunca Avrupa’daki hemen tüm yerler hava durumundan sınıfta kaldı. Bu arada bundan önceki son 3 ayı bizimle Brüksel’de geçirmiş olan annem bu bir haftalık tatilin hemen sonrası Türkiye’ye dönmek durumundaydı yani her nereye gidersek gidelim oradan Türkiye’ye rahat dönüş olanağı olmalı idi. Hem yeşil pasaportlu anneme hem Alman pasaportlu bana ve Elvin’e vize gerekmemeli idi ki en çok zorlandığımız nokta bu oldu; bir sonraki bölümde anlatacağım. Ek bir kriter de uçuşun süresi ve daha da önemlisi jetlag ile ilgili idi. Uçmayı ata sporu sanan bir 2 yaşında çocukla gerekirse 20 saat uçalım sorun değildi ama saat farkının çok olduğu bir yere gitmek dönüşte kendi ölüm fermanımı imzalamam demekti, zira döner dönmez o süper jet lag çocukla tek başına haşır neşir olup yanında aperitif korkunç bir iş temposu içine zıplamam gerekiyordu. Daha önce Elvin 8 aylıkken Kaliforniya seyahatimiz dönüşü buna benzer bir korku senaryosunu birebir yaşamış ve bir daha dönüşte araya 3-4 alışma tatil günü koyamayacaksam asla kendime böyle bir eziyeti çektirmeyeceğim demiştim. Tabii bir de gideceğimiz yerin çocuk için yeterli derece hijyenik olması, kadın kadına ve çocukla seyahat edenler için tehlike teşkil etmemesi gibi kriterler de bizim 10 bilinmeyenli denkleme eklendi.

Tüm bunların sonucunda eleye eleye 3 lokasyon arasında kaldık: Tanzanya Zanzibar, Capetown Güney Afrika ve Arap Körfez ülkelerinden biri. Capetown’u uçak biletlerinin en yüksek sezon olmasından dolayı uçuk fiyatları nedeniyle, Zanzibar’ı ise THY’nın adaya direk uçuşu henüz olmadığından, Elvin’le de Darrusselam’da bir gece geçirmek zorunda olmamıza babasının vik vik etmesinden dolayı eledik. Dipnot THY delisi değilim; dedim ya annem dönüşte Türkiye’ye dönmek zorunda idi diye İstanbul aktarmalı uçuş öneren bu havayolu bize daha uygun geldi.

Körfez ülkeleri deyince çoğunluk Dubai´ye gidiyor. Meraklısına mübarek olsun ben bir kere bir haftasonu için gitmiş ve hiç de sevmemiştim. Genel itibarıyla otantik olmayan ve yerli halkın arasına o ve ya bu nedenle karışamayacağın yerlere ısınamıyorum.

Derken bir tesadüf eseri aynı gün içinde hem Dubai´de 4 yıl yaşamış bir arkadaşımdan hem de 3 kere Umman’a gitmiş bir başka tanıdığımdan Umman’ın hiç de Dubai gibi olmadığını, halen kendine özgü bir kültürü yaşattıklarını, İslam ülkesi olduğu halde son derece liberal olduğunu, Muskat dışında da doğal ve tarihi güzellikleri olduğunu, üstüne de denizci bir toplum olduklarından mutfağının deniz ürünü ağırlıklı olduğunu duyunca, bir de THY’dan gayet uygun bir İstanbul aktarmalı uçak bileti bulunca karar verilmiş oldu ! İyi ki de öyle olmuş, biz Umman’dan sanırsak Umman da bizden çok memnun kaldı 🙂 Henüz çok da kitle turizmine yelken açmamış bu güzel ülkeyi pek çok kişiden önce görmek ayrı bir keyif oldu ki gezgin ruhlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır 🙂

Kar buz içindeki Brüksel´den kaçan 2 Kadın ve 1 terrible 2

Kar buz içindeki Brüksel´den kaçan 2 Kadın ve 1 terrible 2

2. Vize: Türk seyyahların bir numaralı derdidir vize almak. Dediğim gibi daha da zoru bir Türk ve bir (kağıt üzerinde) Alman gezginin ikisine de vize istemeyen bir yer bulmaya çalışması imiş. İnanmak zor olsa da mesela Rusya, İran (evet 2 kadın ve 1 erkek çocuk İran’a gitmeyi cidden düşündük!) gibi ülkelere Türkler vizesiz gidebilirken Almanlar bayağı zor vize alabiliyorlar. İnternet araştırmalarımıza göre Umman iki ülkeye de vize istemiyordu. Oysa oraya varınca bunun yanlış bilgi olduğunu, yeşil pasaportlu Türklere vize gerekmezken Almanların havaalanında ücret karşılığı vize alabildiklerini öğrendik. Daha kötüsü de olabilirdi diye tıpış tıpış oldukça yüklü bir miktar vize parasını kapıda bayılıp içeri girdik (sanırsam 50 Umman Reali gibi bir paraydı).

3. Kalacak yer: Beklentilerimin aksine kalacak yer bulmak hiç de kolay olmadı. Daha doğrusu bütçemize ve zevkimize uyan kalacak yer bulmak zor oldu diyelim. Bu blogun okuru pek çok insan gibi büyük ve hele ki ‘herşey dahil’ otellere acaip bir fobim var. Küçük ve butik otel konsepti henüz Umman’a varmamış gördüğümüz üzere! İstisnası pek küçük olmayan ama gayet butik Chedi Otel idi fakat fiyatı bizi kat kat aştı. Diğer bilindik otel zincirleri yüksek sezon da olmasından dolayı çok pahalı idi, örneğin bir tanıdığımın kaldığı ve çok da memnun kaldığı Grand Hyatt bütçemizin iki katı kadar bir fiyat verdi. Bir diğer arkadaşımın kaldığı Dive Center‘ı ise Muskat dışında, akşamları oraya çakılıp kalırız diye eledik. Muskat merkezindeki sahilde olmayan, Trip Advisor’dan baktığım 2 yıldızlı oteller çok izbe göründü, Elvin’le gitmeye hijyenik açıdan cesaret edemedim.

Oğlumla birlikte hayatıma giren bir konsept de Airb&b. Çocukla tatilde her zaman bir ev ortamında daha rahat edileceğinden, bir de fiyatların otele göre nispeten uygun olmasından hadi bir de oraya bakayım dedim. Alan olarak Hyatt otelinde kalmış tanıdığım özellikle otelin yeri şahane dediği için onun civarı olsun diye bir filtre girdim. Karşıma Dominika’nin mutevazi yeri çıktı, hem evden hem de sahibesinden çok memnun kaldığımız için linki yayınlamakta sakınca görmüyorum.

B&B'mizin teras manzarası, huzurlu kahvaltılarımızın mekanı

B&B’mizin teras manzarası, huzurlu kahvaltılarımızın mekanı

B&B'mizin teras manzarası, huzurlu kahvaltılarımızın mekanı

B&B’mizin teras manzarası, huzurlu kahvaltılarımızın mekanı

4. Ulaşım: Dediğim gibi THY’nın ve meşhur körfez havayolları üçlüsünün (Etihad Emirates Qatar) ana merkezlerden Muskat’a uçuşları sık. Şehir içi ve şehirler arası trafiği biz araba kiralayarak çözdük. Eşimin müthiş buluşu Sunny Cars’ın uygun fiyatları benzinin sudan ucuzluğu ile birleşince en ekonomik ve rahat çözüm oldu. Yer yön bulmak ben gibi bir oryantasyon özürlü için bile çok kolay, trafik rahat, yollar geniş. Alternatifi ne derseniz maalesef bilemiyorum, araştırmaya vaktim olamadı ama çok da toplu taşıma cenneti bir yer izlenimi uyandırmadı bende. Nizwa yolunda arabaya aldığımız bir Portekizli arabasız gezgin otobüslerin pek düzenli ve sık olmadığından bahsetti ama ayrıntıları sormadım. Bu arada araba kiralarsanız ben gibi şeytana uymayın, yol bomboş geniş diye gaza fazla asılmayın. Döndükten iki ay sonra kredi kartımdan kesilen 45 Euro kadarlık bir ceza sonucu anladım ki sık sık radar kontrolleri varmış şehirlerarası yollarda 🙂

5. Hijyen: Muskat, özellikle de bizim kaldığımız bölgesi gördüğüm en temiz şehirlerden biri. Araplar pistir diye bir önyargınız varsa gidin görün ve kurtulun ondan! Sahil şeridi, sokaklar pırıl pırıl! Musluktan su içmemeye, açık su içmemeye, yıkanmamıştır diye orada burada salata yememeye ben özen göstersem de gerek varmış izlenimine hiç kapılmadık. Muskat dışında görüntü biraz değişse de genel olarak hijyen standardları gayet yerinde. Seyahat aşısı yaptırmadık, gerek de yok sanırsam.

5 yıldızlı otel değil halk plajı. Çöp görebilen beri gelsin

5 yıldızlı otel değil halk plajı. Çöp görebilen beri gelsin

6. Kadın kadına çocuklu seyahat: En çok sorulan bir diğer soru kadın kadına erkek egemen toplumda taciz edilmedik mi. Kesinlikle hayır. Üzülerek yazıyorum, Türkiye’de bu ekip bu tarz bir tatil yapsak çok daha fazla rahatsız edilirdik. Daha önce Fas Tunus gibi ülkelerde kız arkadaşlarımla seyahat etmiş ve sürekli çarşıda pazarda askıntı olan esnafa karşı gardımı alır şekilde dolaşmaktan ilk 2 gün sonunda bezginlik gelmişti. Umman´da hiç öyle bir şey yaşamadık. Halk plajında rahatça denizimize girdik (ama ben ne olur ne olmaz diye bikini değil sporcu tarz mayo tercih ettim. Bikinili turistler de gördüm onlar da gayet rahattı). Bu arada Ummanlılar denizde yüzmeyip sahilde piknik yapıyor ya da geleneksel elbiseleri içinde yarı bellerine kadar suda durup güneşin batışını seyrediyorlar. Genel olarak aşırı dekolte ve kısa giymemeye özen gösterdim sadece ki aynı şeyi Türkiye’de Ege ve Akdeniz dışında tatile gidince de yaparım örneğin. En ferahlatıcı kısım çarşıda kimsenin ‘nerelisin, gel bak sana ne göstereceğim, hadi şunu dene’ gibi askıntı olmaması, turistsin diye donuna kadar satmaya ve seni yolmaya çalışmaması. Aaah turizm ne seninle ne de sensiz olmuyor işte!

Sahilde piknik yapan iki Ummanlı

Sahilde piknik yapan iki Ummanlı

Çocuklu seyahate gelince bizim kaldığımız bölge çocukla ve çocuk arabası ile yürüyüşe çok müsait, kilometrelerce uzanan sahil yolu ile çocuklu aileler için ideal bir yerdi. Muskat’ın ve ülkenin geri kalanı için bunu söyleyemeyeceğim. Her restoranda çocuk sandalyesi alt değiştirme yeri de aramayın. Ama insanların çocuk sevgisi ve de bize her yerde yardımcı olmak için çırpınışları, Elvin’le resim çektirmek istemeleri görmeye değerdi ve bu anlamda ülkeyi gözümde çocuk dostu kategorisine yükseltmeye yetti. Elvin genel olarak her şeyi yiyen bir çocuk olduğundan, ana gıdası süt ve yoğurdu da marketlerde kolayca bulduğumuzdan yemek konusunda sorun yaşamadık. Kaldığımız yerde bebek yatağı olmadığından kendi seyahat yatağını götürdük böylece alındığından beri yatak 1 kere kullanılmış oldu 🙂 Eşimle seyahat ediyor olsaydık muhakkak çocuğu içinde taşıyabileceğiniz sırt çantasını alır ve tüm o vahaların en ücra köşelerine kadar giderdik ama ben tek başıma 15 kiloya yaklaşan bizim Oburcan’ı hakedemeyeceğimi düşündüğümden Umman´da hiking planları başka bir bahara kaldı.

 AL Qurm bölgesinde kilometrelerce uzayan sahil yolunda özgürce koşan bir Elvin!

AL Qurm bölgesinde kilometrelerce uzayan sahil yolunda özgürce koşan bir Elvin!

Hemen herkes İngilizce biliyor. Kaybolursam ne yaparım ya da aman çocuğuma bir hal olur da doktora nasıl derdimi anlatırım diye dert etmeye gerek yok !

7. Fiyatlar ve para birimi: Kalacak yer hariç aşırı pahalı bir ülke olmasa da para birimi çok güçlü olduğundan harcarken iki kere düşündüren bir yer (An itibariyle bir Omani Riali 2.34 Euro mesela!). Neyse ki alışveriş cenneti olmaktan çok uzak yoksa sermayeyi iyice kediye yüklerdik! Yemek içmek için bir Avrupa başkenti ile başabaş ödedik diyebilirim. Ama porsiyon büyüklüğü ve servis göz önünde bulundurulduğunda yine de fiyat kalite oranı Avrupa’ya kıyasla daha iyi, özellikle balık ve deniz ürünlerinde. Hemen hemen her yerde kredi kartı ile ödeme yapılabiliyor. Bankamatikler bolca mevcut.

8. Seyahat öncesi program /rezervasyonlar: O derece yoğundu ki bu seyahat öncesi dönem, en sevdiğim hobi olan tatil planı yapmaya bile vakit olmadı. Tek yapabildiğim daha önce Umman’a gitmiş 3 tanıdığım ile ve de uçakta tanıştığım Umman’da yaşayan bir kadınla konuşup birkaç tüyo almak oldu. Asıl gezi planlarını Muskat’a vardığımız ilk gün bizi görmeye gelen ev sahibemiz Dominika ile yaptık. Önceden yaptığım yegane hazırlık çok görmek istediğim Opera binasında orada olduğumuz süre zarfında bir etkinlik olup olmadığını kontrol etmek için internetten Muscat Royal Opera House‘un web sayfasına bakmak oldu. Tesadüfen orada olacağımız bir gün Melody Gardot konseri olduğunu görünce hemen bir bilet aldım.

Genel olarak Umman’da yapılabilecekler deniz güneş kum tatili, su altı sporlarına meraklı olanlar için dalış, doğa yürüyüşü kaya tırmanışı vs meraklılarına dağ, kanyon ve vaha/vadi yürüyüşleri, kamp meraklılarına çöldeki kızgın kumlardan bembeyaz sahillere kadar istediğiniz her yerde hiçbir kısıtlama olmadan kamp yapma imkanı, tarih meraklılarına Portekizlilerin döneminden kalan kum renkli kaleleri ve eski çarşıları ziyaret diye kategorilendirilebilir. Biz de orada geçirdiğimiz 5 tam gün için bütün bunların az birazını içine alan bir program oluşturduk. Araba ile gitmenin mümkün olamayacağı kadar uzak olan güneyin subtropikal incisi Salalahi, dalış yapanımız olmadığından Musendam yöresini, Elvin’le pratik olamayacağından Hajar Dağlarını ve kamp macerasını üzülerek eledik (Dipnot: O zaman blog sahibi Şilan ve mini kızı Maya’nın kamp maceralarını henüz okumamıştım sanırsam :-D). Geriye biraz Muskat ve Matrah, biraz Wadi Shab, biraz Nizwa, biraz sanat kültür, bolca leziz yemek, tropik meyve suyu ve nargile, deniz güneş kum dolu bir program çıktı. Az sonra.

Gittiğimiz yerlerin google haritası:

Funda Celikel Esser

Twitter: @fundaesser