Tag Archives: Umman

Umman Notları 3: Muskat ve Matrah

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Sevgili seyahat günlükleri okurları,

Hatırladığınız üzere Muskat’ın gülümseyen yüzüyle geç de olsa tanışmıştık bir önceki yazımızda. İşte bu güler yüzün arkasındaki güzellikleri keşfetme şevkiyle uyandık bir sonraki gün.

Evimizin püfür püfür esintili terasında güzel bir kahvaltıdan sonra attık kendimizi yine sahil yoluna. Bu sefer doğru tarafa doğru yönelip Elvin önde biz arkada 3-4 km kadar yürüdük. Lokum gibi 28 derece civarı bir havaydı, gökyüzünün berrak mavisi içimizi ısıttı!

Palmiye güzelleri

Palmiye güzelleri

Yol boyu şahane palmiyelerin gölgelediği sahillerden geçtik, sağ yanımızda uzanan dantel gibi işlemelerle süslenmiş beyaz boyalı villara hayran hayran baktık.

Dantel gibi işlenmiş beyaz badanalı evler

Dantel gibi işlenmiş beyaz badanalı evler

Dantel gibi işlenmiş beyaz badanalı evler

Dantel gibi işlenmiş beyaz badanalı evler

Tümü Muskat’ın kendine özgü mimarisine sadık kalınarak inşa edilmiş bu villaların bazıları şu an elçilik olarak kullanılıyormuş.

Geleneksel Muskat mimarisi ile inşa edilmiş Alman Büyükelçiliği

Geleneksel Muskat mimarisi ile inşa edilmiş Alman Büyükelçiliği

Elçilik bölgesinde daha çok expat insanlar göreceğimizi düşünsek de Muskat’ta en çok hoşuma giden şey şu oldu: Her nereye giderseniz gidin, expat lokal turist herkesi bir arada görebilme ihtimali. Zira sahil yolu boyu yaptığımız yürüyüşte de sık sık yerel giysileri içinde yürüyüş yapan, piknik yapan Ummanlılarla karşılaşmak hepimizi ama en çok da hiç bu kılıkta adam görmemiş Elvin’i çok eğlendirdi.

Geleneksel iki Ummanlı

Geleneksel iki Ummanlı

Piknik yapan Ummanlı aile

Piknik yapan Ummanlı aile

Bir diğer ilgimi çeken ise pek çok Avrupa şehrinde olan şehir içi kısa mesafeleri katetmek için kiralanan bisiklet uygulamasının burada da teşvik edilmesi idi. Hadi Ocak’ta neyse de yazın 50 küsür derecelere çıkan havada kim bisiklete biner diye merak etmekle birlikte köşe bakkala bile araba ile gitme meyilindeki Ortadoğu insanına alternatif çevre dostu bir ulaşım aracının özendirilme çabalarına saygı duydum.

Hep beraber Queen'den geliyor “I want to ride my bicycle ...” :-)

Hep beraber Queen’den geliyor “I want to ride my bicycle …” 🙂

Sonradan öğrendim ki Umman’ın kimine göre Atatürk’ü olarak nitelendirilen, 1970’ten itibaren ülkeyi yöneten Sultan Quaboos uzun yıllar eğitim ve iş amaçlı İngiltere’de ve Almanya’da bulunduğu için Avrupa kültür ve sanatından çok etkilenmiş. Çok takdir ettiğim biçimde bu değerleri kendi kültürü ile harmanlayıp vatandaşlarına sunmak için bayağı efor harcıyormuş.

Sultan Quaboos un gözbebeği Muskat'ın uzaktan görünüsü

Sultan Quaboos’un gözbebeği Muskat’ın uzaktan görünüsü

Bir diğer çok takdir ettiğim taraf da mimari olarak camilerin gayet şık ama abartıdan ve rüküşlükten uzak olması idi. Geleneksel dantel gibi oyalı beyaz evleri tamamlayan çok hoş yapılardı. Şu fotolardan görüldüğü üzere içleri de çok hoşmuş, biz gidip görmedik.

Camiler ve evlerin muhteşem kardeşliği

Camiler ve evlerin muhteşem kardeşliği

4 km kadar hem güzel evleri hem sahili seyrede seyrede yürüyünce acıktık ve Muskat’ın bana göre en hoş mekanlarından birini böylelikle keşfettik: Marina Cafe

 Marina Cafe yandan

Marina Cafe yandan

Aslına bakarsanız hiç bir lüksü olmayan bir yer. Bonusu, tam sahilin biraz üstünde bir yarımadacıkta konuşlanmış olduğundan 3 tarafının bembeyaz kumlar ve denizle çevrili oluşu. Sera misali camlarla çevrili oluduğundan, neresine oturursanız oturun leb-i derya manzara garanti. Yemekler gayet başarılı, fiyatlar makul, porsiyonlar devasa. Özellikle karışık meze tabağını tavsiye ederim. Yediğim en güzel humus ve patlıcan salatalarından yedim. Meyve suları taze sıkılmış envai çeşit adını bile bilmediğim tropik meyvelerden, Elvin bu meyve sularını hüpletirken mest oldu. Marina Cafe’de çatılacak en güzel keyif ise yarı aralık bir camdan güzel manzaraya nazır nargile tüttürmek. Sigara hayatımda ağzıma sürmedim, hiç de hoşlanmam ama nargilenin yeri ayrı! Bana hayatı ağır çekime alabileceğim, iş güç stres koşturmaca bir kenara bırakabilip her şeye boşverebileceğim anları çağrıştırıyor nargile. Belki de bu yüzden tüm politik saçmalıklarına rağmen nargilenin en kolay bulunabildiği Güney Akdeniz ve Ortadoğu ülkerine seyahat etmekten vazgeçemiyorum! Velhasıl Marina Cafe Muskat’ta mutlaka uğranması gereken bir mekan, bana İstanbul’da yaşarken çok sevdiğim Fenerbahçe Romantika Kafe’yi hatırlattı. Tabii İstanbul’da her güzel yer çirkin yapıldığından, hala o kafe var mıdır, varsa ne haldedir bilemem. 90’lı yılların sonu 2000’lerin başındaki halini hatırlayanlar varsa anlayacaklardır ne demek istediğimi.

Marina cafe önden

Marina cafe önden

Derken eve dön, öğlen uykusu idi vs. saat 3’ü geçti. Gün de 6 gibi geceye kavuştuğundan acele yine kendimizi yollara vurduk. Bu sefer araba ile Muskat’ın eski şehri de denilen Matrah bölgesine yol aldık. Tam yiyecek pazarının kurulduğu güne denk geldiğimizden epey de park yeri aramakla vakit kaybettik. 4.5 gibi kendimizi sonunda Matrah’ın meşhur “korniş”ine atabildik. Ummanlılar kordona korniş diyorlar, Fransızca’dan alıntı.

Matrah Korniş

Matrah Korniş

Umman’da çok beğendiğim yerlerden biri oldu Matrah. Sahil yolundan gemilere, şehirdeki yapılara ve tepedeki kaleye baka baka yürüdük, Elvin’i eyledik.

Matrah Kalesi ve kornişi

Matrah Kalesi ve kornişi

Bu yoldan daha 4-5 km yürüsek, önce bir güzel müze, ardından Sultan Quaboos’un sarayı var ama saat 6’ya gelince biz o kadar gidemedik, bir güzel güneşi batırdıktan sonra Matrah’ın meşhur eski çarşısına yöneldik. Bu arada dikkatimi çeken, kordondaki tüm ahali, içinde dolma fıstıkları olan çay gibi bir şey içiyordu, herneydiyse kaynağını keşfedemedik. Gider tadar beğenirseniz haber edin!

Matrah korniş ve Lavatiya camii

Matrah korniş ve Lavatiya camii

Carşı bırakın İstanbul kapalı çarşıyı, benim gördüğüm mütevazi Antakya, Urfa, Antep gibi şehirlerin çarşılarıyla bile boy ölçüşemezken iki özelliği nedeniyle mutlaka görülmeli: Birincisi ahşap tavan işlemeleri!

Matrah çarşısının ahşap boyama tavan süslemeleri

Matrah çarşısının ahşap boyama tavan süslemeleri

Matrah çarşısının ahşap boyama tavan süslemeleri

Matrah çarşısının ahşap boyama tavan süslemeleri

Gökkuşağı renkli süslemeler bana niyeyse Artvin Machael vadisi civarında ziyaret ettiğim dağ köylerindeki camilerin tavanlarını hatırlattı (Bakınız: Bir gezgin hastalığı olarak her gördüğü yeni yeri eskiden gördüğü başka bir yere benzetme 🙂 )

SONY DSC

Macahel vadisinde bir renkli camii

İkincisi yazı dizisinin ilk bölümünde de bahsettiğim gibi henüz kitle turizmi Umman’a ulaşmadığından ya da Ummanlı esnaf gayet medeni olduğundan, hiç rahatsız edilmeden çarşıda dolaşıp tüm dükkanların turist mekanı olmadığı otantik bir çarşıda tarihi hava koklayabilirsiniz.

IMG_20150107_185010

Tanıdık değil mi? Matrah çarşısı ve geleneksel müşterileri

Tanıdık değil mi? Matrah çarşısı ve geleneksel müşterileri

Neler alinabilire gelince: Yiyecek olarak geleneksel Umman helvası diye bir şey vardı ama koyu macun kıvamındaki helvayı hiç beğenmeyince, turizm amaçlı satış yapılmadığı için de paketlerin gayet büyük ve uçakta taşınmaya hiç müsait olmadığını görünce almadım.

Eger siz de ben gibi gümüş ve emitasyon takı meraklısı iseniz Umman gümüşü diye bir şey var ve hoş kolye uçları satıyorlar. Bir de deiğişik kakmalı hançerler vardı çokçana benim ilgimi çekmedi ama dekoratif bir hatıra olabilir.

Umman çarşısından Brüksel'e göç eden Umman gümüşü kolyeler :-)

Umman çarşısından Brüksel’e göç eden Umman gümüşü kolyeler 🙂

Kendiniz için düşünür müsünüz bilmem ama erkek çocuklar için biçilmiş kaftan geleneksel elbiselerinden alabilirsiniz. Biz Elvin’e aldık, orada üstüne denerken surat assa da döndükten sonra Karnaval partisinde, kreşte giyip bayağı sükse yaptı 🙂

Küçük Ummanlı Elvin

Küçük Ummanlı Elvin

Paşmina şal gibi şeyler genelde Nepal ve Hindistan’dan geldiği için hem çekici gelmedi hem de çok ucuz değildi. Artık blog sahibinin tecrübe ettiği gibi bir gün Nepal’e yolum düşerse, orada dibine vururum paşmina alışverişinin.

Bir de meraklısına sandal ağacından tütsüler, hatta Süskind’in ‘Koku’ romanında anlatılanlar vari açık parfümcüler var ama benim ilgimi çekmedi.

Parfümeri :-)

Parfümeri 🙂

Her ne kadar küçük de olsa rengarenk dükkanların arasında dolaşa dolaşa bayağı oyalanmışız, bir baktık ki saat 8 ve daha akşam yemeği yememişiz! Çocuğunun tüm rutinleri konusunda tatil zamanı son derece esnek olan ama akşam saat 9’u geçirmeden yatağında uyuması konusunda asla taviz vermeyen ben hemen bizimkileri arabaya doluşturdum, Muskat’a doğru geri yola koyulduk. Gelirken Elvin zıbıtana dek uçakta güzelce sohbet ettiğim Muskat’ta yaşayan Taylandlı kadına, en sevdiğim mutfaklardan olduğu ve Tayland’a doğru gittikçe kalitenin Tayland’takine yaklaşacağı gibi yanlış bir inanca kapıldığımdan olsa gerek, Muskat’ta iyi bir Tay restoranı var mı diye sormuştum o da Amoy Thai çok iyi demişti. Yolumuzun üzerinde de olduğundan hadi oraya gidelim dedik. Yolculuğumuzun yegane gurme hayal kırıklığı bu oldu. Sanırsam bu Taylandlılar hiç dışarda yemek yemiyor ve kadın bana ayıp olmasın diye varlığını bildiği bir restoranı söyleyiverdi ya da daha kuvvetli ihtimal restoran o gittiğinden beri el değiştirdi. Gittiğimizde tam akşam yemeği saati olmasına rağmen bomboştu restoran. Bizden hemen sonra 10 kişilik bir bayan grubu geldi. Hepsi de lokal insanlardı, tesettür gezdiklerinden ayırt etmek zor olmuyor! Bu arada tamam yerel kadınların hepsi tesettürlü ama akşam da dahil pek çok kafe bar ve restoranda kız kıza gezenleri görmek hoşumuza gitti. Bana gerçekten inançlarından dolayı kapandıkları ama dinin sosyal ve kültürel hayatlarını yaşamalarında onlara engel teşkil etmediği gibi bir izlenim verdiler Ummanlı kadınlar.

 Elvin @Amoy Thai

Elvin @Amoy Thai

Restoranda yemekler tatsızdı diyemem ama servis çok kötüydü ve bir Tay restoranında olmazsa olmaz demirbaşların çoğu menüde yazmasına rağmen yoktu. Elvin’in Umman’da nereye gidersek gidelim bayıla bayıla götürdüğü tropik meyve suyu bile yoktu! Hatta bahsettiğim bayan grubu bu duruma sinirlenip kalkıp gitti sipariş vermeden. Neyse ki restoranı kapatmış gibi yalnız biz kalınca Elvin’e gün doğdu koşup oynadı da biz de insanları rahatsız eder mi endişesi olmadan yemeğimizi yedik, iyi oldu. Yine de Muskat’a giderseniz, onca leziz yer dururken benim düştüğüm hataya düşüp Amoy Thai’a gitmeyin derim.

Bu güzel günün ardından karnımız tok keyfimiz yerinde yataklarımıza uzanıp ertesi günkü biraz doğa biraz kültür gezimizi iple çekerken uyuyakaldık. Takipte kalın!

@fundaesser

Reklamlar

Umman Notları 2: Muskat’ın İki Yüzü

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Hepinizin malumu bir özlü sözümüz vardır: Çok okuyan değil çok gezen bilir. Bence gezen insanın gezmeyene kıyasla öğrenebildiği en önemli ders şudur: Kendi konfor alanınız dışında bir anlamda 100% savunmasızsınızdır. Gündelik hayat ekosisteminiz dışında olunca başınıza normalde olmayacak bir ton aksilik gelebilir, hiç ummadığınız sorunlar sizi bulabilir. Çok sevdiğim bir dostum ilk yurtdışı seyahatine çıkmak için bilet aldığı vakit bu ihtimalleri düşündükçe tedirginlikten bacaklarının titrediğini anlatmıştı. İşte bu bacak titremesi hali gezdikçe bir nasıl anlatsam 10 kaplan gücü hissine, ne olursa olsun aksiliklerin üstesinden dirayetle gelebilme çevikliğine dönüşür. Ve o zaman o gidilen diyarlar da ilk başta karşılaştığınız nemrut yüzünü bir daha göstermemecesine gizler, size olanca güzel haliyle sımsıcak gülümser.

Bu felsefi girişe konu olan hikayeye gelelim. En son bıraktığınızda annem ve ben soğuk karlı mızmız Brüksel’den kaçmanın coşkusuyla en az yanımızdaki 2 yaşındaki Elvinimiz kadar şendik! Bu coşkumuz akşam üzeri İstanbul’a inince daha da arttı. Hayır memleket topraklarına geldik diye değil, Muskat uçağımız gece 1’de olduğundan aradaki 3-4 saati güzel bir rakı balık sofrası ile taçlandırabiliriz diye!

Dip not: Siz de Atatürk Havaalanı’ndan Yunanistan’a en yakın çıkışı arıyorsanız buyurun Yeşilköy Eleos‘a. Hoş ortam, güzel mezeler, daha güzeli balık ve fonda Yunan ezgileri. Reklamları izlediniz dönelim simdi Umman’ın iki yüzüne…

İstanbul'da aktarma – Eleos´ta rakı balık

İstanbul’da aktarma – Eleos´ta rakı balık

Muskat’ın nemrut yüzü

Oysa ne de süper planlamış, tüm gün havaalanlarında Elvin’i it gibi koşturmuş yormuş, check-in de sonradan ona yatak olsun diye arabasını göndermemiş ve İstanbul’da hiçbir taksiye sığmayan muhteşem Chariot arabamızla nam salmıştık! Ne o biz daha havaalanına geri döndüğümüzde uyuyacak, usulca pusetinden uçak koltuğuna aktaracağız ve tüm uçuş boyu uyuyacak, biz de gece uçuşunun tadını çıkartacağız diye. Bu blogu okuyan çocuklu gezginler bilirler ki evdeki hesap çarşıya uymaz lafı çocuklu aileler için söylenmiştir! Her şeyi müthiş ilginç bulan Elvinimiz 90 cm boyunda bir zombiye dönüşüp uyumayı bırakın hosteslere şaklabanlıklar yapmaya başlayınca içimden bu gece uzun olacak şarkısını mırıldanmaya başladım. Tabii her aşırı uyarılmış çocuğun bir zıbıtma noktası vardır ve tüm içten yakarışlarıma karşın o nokta yolculuğun son 45 dakikasına denk geldi. Bizimki yaygarayı basar, 80% ‘i Türk Vasfiye teyze dolu uçak bana “aç bu çocuk çok sıcak çok soğuk ondan uyumuyor susmuyor hasta galiba” diye akıl öğretir, müstesna bir yolculuk oldu anlayacağınız. Güç bela indik uçaktan, tabii ki o Elvin uyusun diye bagaja vermediğim puset geciktikçe gecikti. Üzerine yazı dizisinin ilk bölümünde bahsettiğim üzere vize konusunda yanlış bilgilendirildiğimizi, Alman ve yeşil olmayan Türk pasaportlarına havaalanında pasaport kontrolünden önce vize satın almak gerektiğini yaklaşık 45 dakika kadar pasaport kontrolünde bekledikten sonra öğrendik (Elvin hala uyumayıp zırlıyordu!). Elin adamı da neyse çocuk da var, tekrar sıra beklemeyin, aradan gidin vizenizi alın demedi. Şu bacak kadar çocuk ne halt yapacak vizesiz geçse sınırınızdan, makul olun diye adamdan da yaman çıkıp annem ve Elvin’i öbür tarafa gönderdim ki bizimki azıcık rahatlasın. Sonra kös kös vize sırama girdim, 50 Umman realimi bayıldım (tabii ki oranın parası üzerimde yoktu, bir de döviz ofisinde sıra bekleyip kazıklandım!), vizeleri aldım. Öbür tarafa nihayet geçebildiğimde Elvin biraz sakinleşmiş ama halen cin gibi idi. Tamam artık her şey yolunda gidecek, hadi arabamızı alalım, hemen yola koyulalım dedim. Bunu dememle Fas ve Tunus’ta seyahat sırasında da edindiğim Arap ülkelerinde her şeyin sanki ağır çekim bir film gibi işlediği izlenimine tekrar kapıldım zira araba kiralama ofisindeki adam da yaklaşık 45 dakikada işlemlerimizi ancak tamamlayabildi. Sonra araba hemen dışarı gelecek diye bizi dışarı postaladı, bir yarım saat de orada bekledik! Neyse ki havanın hali hazırda sabaha karşı 5 suları 20 derece olması az da olsa keyfimi yerine getirdi. Verdikleri GPS de doğru düzgün çalışmadığından kaybola kaybola saat 6 civarı sabah ezanı ile Dominika’nın apartmanına ancak girdik. Uykusuzluktan ve yorgunluktan sinirlerimiz laçka olmuş, halen hiç uyumamış, Elvin ise iyice zıvanadan çıkmıştı. Hemen onun yatağını yaptım, annemi içeri odaya yolladım, ben de Elvin’in karyolasını kurduğum kanepenin yanında sızmışım. Tabii bizimki biyolojik saati şaştiği için 9 buçuk gibi açım diye uyandı! İyi ki jet lag sorunu olmayan yere gittik anasını satayım 😀 !!!

Emir büyük yerden geldi çare yok kalktım, annemi uyandırdım, hadi gidelim bir yerde kahvaltı yapalım, sonra geri gelip öğlen uykusu niyetine uyuruz dedik. O sırada Muskat bize hala nemrut yüzünü gösteriyordu sanki, hava bulutluydu ya da muhtemelen bana öyle geldi. Normalde 3 dakikada gidilen sahili nasıl başardık ise 15 dakika aradık, sonra sağdaki kilometrelerce uzanan yolu ve irili ufaklı kafeleri görmeyip sahil yolunda sola saptığımızdan ıssız bucaksız tam da yola benzemeyen suya paralel bir yerden yürüdük yürüdük. İn cin top oynuyordu, sadece sahilde anlamsızca oturan iki inşaat işçisi gördük, onlar da sanırsam bizi anlamsız bulmuştur, Ne yalan söyleyeyim moralim iyice dibe vurdu. Kendi kendime niye ben normal bir insan (eşittir kitle turizm yerlerine gitmekten zevk alan) olup da Mayorka’ya hadi bilemedin Kanarya Adaları’na gidip de tatil yapmıyorum da böyle elin alakasız memleketinde bir tek kendime değil canım anneme ve yavruma da bu eziyetleri çektiriyorum diye bayağı hayıflandım! Bu tarz durumlarda hep yaptığı gibi hiç söylenmeyen ama şöyle mi yapsak diye fikir de belirtmeyen annecim de sus pus yanımda yürüyordu. Bu esnada tek güzel olay pusetinde tekrar uyuyakalan Elvin’di zira bir de o başımın etini yeseydi çileden çıkıp ilk uçakla Türkiye’ye dönmem işten değildi…

Derken o içimdeki 10 kaplan güçlü gezgin uyandı. Sakinleştim, kontrolü ele almaya karar verdim. Buraya kültür olarak gittiğim en yakın yer olan Dubai’yi düşündüm. Orada da böyle sokak hayatı falan yoktu, her şey expatlar üzerine kurulmuş ve gündüz tüm sosyal hayat otel ve alışveriş merkezi kafelerinde dönüyordu. Onun üzerine demek buranın da raconu öyle, hadi gidelim Hyatt Otel en yakını, oranın içinde yaparız kahvaltımızı dedim. Otelin dışı fena değildi ama içi tam bir Ortadoğu görgüsüzlüğü ile döşenmiş – aşırı bir rüküşlük! Sanırsam Dubai’nin aksine burada lüks otel lobileri iş adamlarının iş konuştuğu yerler, biz hariç üç masa vardı, hepsi iş adamı tipli insanlarla doluydu. Bizi o kadar garipsediler ki gidip ne bakıyorsunuz hiç mi turist görmediniz diye sormak geldi içimden.

Neyse en azından taze demli çay, İngiliz çakması ‘scoon’ları vardı. Karnımız doydu keyfimiz az da olsa yerine geldi. Demek burası böyle annecim, Dubai gibi, hatta daha beter, hayat sırf otellerin lobilerinde. Ne yapalım o zaman bir market bulur alır yemeklerimizi terasımızda yeriz dedim. Market nerede diye sorduk lobide, sanırım bu soruyu soran ilk turist de bizdik, her biri ayrı şey söyledi. Böylece yine öğlen sıcağında 10 dakikalık yolu yarım saatte sora sora kaybola kaybola bulduk. Market market dedikleri bizim mahalle bakkallarından hallice bir yer çıktı. Neyse ki süt vardı Elvin’e ama biz içimize sinecek pek bir şey bulup alamadık kendimiz için. Annem “neyse işte rejim rejim diyorduk zayıflayacağız fena mı” diye ortamı yumuşatmaya çalıştı. Ben de üstünde durmadım. Eve geri geldiğimiz anda ev sahibemiz Dominika’dan bir mesaj geldi: Muskat’a hoş geldiniz, işten çıktım, gelip uğramamı ister misiniz?

Pek de hoş gelememiştik ama lokal biriyle konuşmak iyi olur yoksa burada 5 gün nasıl geçer diye düşündüğümden sevinerek kabul ettim.

Ve Muskat güzel yüzünü göstermeye başlar …

Dominika yarım saat sonra kapımızdaydı. Hemen kanım kaynadı. Çok korkunç bir seyahat geçirdiğimizi, çok yorgun olduğumuzu, üzerine aç kaldığımızı ve AirB&B sayfasında yazanın aksine çevrede ne bir düzgün market ne de bir adam gibi kafe bulabildiğimizi bir çırpıda anlattım. Önce beni sakinleştirdi. Sonra neyin nerede olduğunu bir güzel anlattı. Meğer sahile giden 3 dakikalık yolun sonunda Candle Cafe diye bir yer varmış. Daha sonraki gün denedik çok da hoştu. Muskat’ın öğleden sonraları uyanan bir şehir olduğunu, çalışanların işe erken gidip 3-4 suları paydos ettiğini, ondan muhtemelen sahilde halk plajı olmasına karşın kimseleri görmediğimizi anlattı. Gidecek olanlara yararlı olur diye adıyla sanıyla veriyorum. Kaldığımız yere çok yakın olan Al Fair hipermarketi tavsiye etti ki her tür yerel taze sebze meyve ürünü bulabildiğiniz gibi domuz etinden gir (Müslüman ülkedeyiz demiştim değil mi) Hollanda ‘herring’ine kadar her şeyi satın alabileceğiniz bir yer. Bir de üzerine gezimizi planlamamıza yardımcı oldu ve gitti.

Bunun üzerine önce Dominika’nın tarifi üzerine arabayla elimizle koymuş gibi bulduğumuz AL Fair’den tüm kalacak süre için kahvaltılık malzeme, su, süt, yoğurt aldık. Ardından şu sahilin madem ters tarafına yürümüşüz bir görelim düzü nasıl diye tekrar sahile indik. Bu arada güneş 6 gibi batıyor, biz sahile indiğimizde 5 buçuk civarı idi. O sabah in cin top oynayan sahil alabildiğine canlı, cıvıl cıvıl, yerlisi, expatı, turisti, top oynayanı, nargile tüttüreni dolmuştu. Gördüğüm en güzel incecik kumlu plajlardan birinde gördüğüm en güzel gün batımlarından birine şahit olduk. Hayatında ilk defa ayaklarını suya soka soka sahilden yürüyen Elvin acaip eğlendi, biz de ona bakıp eğlendik. İyi ki normal bir insan değilim, öyle sıkıcı Mayorka’ymış Kanarya Adaları’ymış yerlere gitmiyorum da buradaki bu güzelliklere şahit oluyorum diye düşündüm gün batarken 🙂

Bu gün batımı herkesin keyfini yerine getirir :-)

Bu gün batımı herkesin keyfini yerine getirir 🙂

IMG_20150106_175123

Akşam hem buraya daha önce 3 kere gelmiş arkadaşımın hem de Dominika’nın gaza getirmeleri sonucu ama daha da önemlisi kızının saçma gezi saplantıları yüzünden başına gelmemiş kalmamış annemin balık ve deniz ürünü aşkını bildiğimden Turkish House adlı Türk balık restoranına gidelim dedim. Evet yanlış okumadınız ben Türkiye dışında bir yerde tatildeyken bir Türk restoranına kendi rızam ile gittim!!! Olay şu ki Ummanlılar balığı geleneksel olarak baharatlı pilavlı pişiriyorlar. O da güzel tabii de “hani taze taze tutulmuş balığı bir ızgara yapıp üzerine az limonla yeme zevkini vermiyor insana” demişti buraya sık gelmiş arkadaşım. “Çare bizim Türklerin açtığı bu lokantada. Biliyorum seyahatlerde kendi alıştığı mutfağı arayanlara sinir olursun, önyargılısın ama o önyargını yen, bir seferlik git bu Türk restoranına, sonra dönünce bana teşekkür edeceksin” demişti. Onun üzerine Dominika da “bana göre Muskat’ın en güzel restoranı burası” deyince neyse napalım, annemi mutlu etmiş olurum prensiplerimi çiğnemek uğruna, hem bir seferden bir şey olmaz diye kendimi avuta avuta yola düştük. İyi ki düşmüşüz.

Tepeleme gayet iyi pişirilmiş taze balık, kalamarlar, karidesler ve en güzeli peynirli kocaman bir ıstakoz, muhteşem bir pide, taze salata, olmazsa olmazım patlıcan salatası ve de çok bayıldığım küçük tatlı kavunların içinde sundukları tropik meyve kokteyli için kişi başı sanırsam 20 euro gibi bir hesap ödedik. Bir gece önce İstanbul’da bunun dörtte biri kadar bir balık yemeğine iki katı para ödemiştik.

Yorgunluktan ve açlıktan bir tane bile fotoğraf çekemeden o güzelim balıkları deniz ürünlerini götürdük, götüremediklerimizi paket yaptırıp aldık ki annem bir aksam daha onlarla doydu 🙂

Restoran ortam itibarıyle, Ankaralı olanlarınız bilir, çocukluğumuzun Hacı Arif Bey’i tarzı bir kebap lokantası havasında yani lüks aramayın ama temizdi gayet. Ana baba günü gibi dolup dolup taşıyor. Her çeşit (Türk, Ummanlı, expat, turist) insan geliyor. Servis hızlı. Orta yerinde çocukları oyalacak devasa bir akvaryum var. Türküm Türkiye dışında Türk lokantasına gitmem demeyin, bir seferlik ön yargılarınızı bir kenara koyup gidin Umman’a yolunuz düşerse, pişman olmayacaksınız. Ama gidip de kebap yemeyin, ille de balık, yoksa külahları değişiriz!

Umman’ın güzel yüzüyle tanıştık, o da bize sımsıcak gülümsedi ya şimdi ver elini Muskat ve Matrah. Bizi izlemeye devam edin!

Funda Çelikel Esser

Twitter: @fundaesser