Category Archives: Avrupa

Berlin Film Festivali (BERLINALE) 1 – Niçin gitmeli?

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Sevgili seyahat günlükleri takipçileri,

Biliyorum gözünüz yollarda kaldı, Selanik ve Chalkidiki yazısının devamı niye gelmiyor diye. Ne desen haklısın sevgili okur; ben yoğunluğumdan, kendime ve seyahat blogu yazmak gibi hobilerime zaman ayıramamaktan yakınmaktan yoruldum, işler güçler benim başımı aşmaktan yorulmadı. Sabrın sonu selamet, gelecektir önümüzdeki günlerde size vaadedilen yazının ikinci bölümü. Bu arada olağanüstü hal gündemimden dolayı bambaşka bir yazı girmeyi uygun bulduk. Yazının konusu (eşittir bahsedilen olağanüstü hal durumu) bendenizin artık sevgi boyutundan çıkmış sapıklığa varan tutku boyutuna gecmiş Berlinale yani Berlin Film Festivali ile 10 yıldır süren ilişkisi. Kısacası bolca duygusal ve kişisel bir yazı olacak, kemerlerinizi bağlayın. Yine de pek bir yerde kolayca rastlayamayacağınız, emek emek 10 yıl boyunca toplanmış bilgiler içereceğinden sıkılmaz okursunuz ve hatta gaza gelir, seneye atlar Berlinale’ye gelirsiniz, orada buluşuruz diye ümit ediyorum.

SONY DSC

Berlinale Canavarı 1

Berlinale Canavarlari II

Berlinale Canavarı 2

İnsan sevdiceğini kelimelerle nasıl tasvir edebilir ki? Ne desem bir şeyler eksik kalacak gibi hissediyorum. Kimbilir belki de bu yüzden bunca sene, hele ki şimdiye kıyasla dünyanın tüm zamanlarının benim olduğu yıllarda bile, Berlinale konulu yazılar yazmama dair teşvikleri kibarca geri çevirmiştim. Niye şimdi birdenbire yazmaya karar verdin derseniz, bu sene insanlık için küçük benim için büyük bir dönüm noktası: kişisel Berlinale tarihimin 10. yıldönümü. Bu vesile ile bu seneki festival ziyaretimi bir yazıyla ölümsüzleştirmeye karar verdim.

Cekirdekten yetisme bir Berlinale fan

Çekirdekten yetişme Berlinale fanları

Cekirdekten yetisme bir Berlinale fanII

Çekirdekten yetişme Berlinale fanları

Takribi dört bölüm sürecek yazı dizisinde, bana bu geçtigimiz 10 sene boyunca Berlinale ile ilgili “sıkça sorulan sorulardan” bir seçki sunacağım. Bu bölümde neden Berlinale’ye gitmeliyiz sorusunu irdelerken, önümüzdeki bölümlerde peki nasıl gideriz, yapılacak etkinlikleri nasıl seçeriz sorularını cevaplayacak, en son bölümde ise bu seneki Berlinale’den izlenimlerimi paylaşacağım.

SONY DSC

Dalga dalga Berlinale bayrakları

afis 2014

Çeşitli Berlinale afişleri

afis 2015

Çeşitli Berlinale afişleri

afis the whole city is a sinema

Çeşitli Berlinale afişleri

  1. Altı üstü bir film festivali, ahanda İstanbul’da iki tane var ve hatta artık her yerde elini sallasan film festivaline çarpar. Ne ekstra özelliği var o festivallere kıyasla? Niye bu kadar seviyorsun ?

Bu soruya önce öznel sonra da elimden geldiğince objektif cevap vereceğim. Öncelikle benim için sinema candır. Yanlış anlaşılmasın öyle maalesef sinemanın her teknik detayından anlayan, tarihini adı soyadı gibi bilen, tüm klasik filmleri seyretmiş biri (henüz) değilim. Gelgelelim ilk hatırladığım sosyalleşme aktivitem sinemaydı. Ailemle, ilk flörtümle, en yakın arkadaşımla hep sinemaya gittim ilk gençliğimden beri. Ankaralı okurlar bilirler Eti, Batı, Menekşe ve hele ah Akun sinemalarının ne anıları vardır bende. Orta halli bir ailenin ortanca çocuğu olarak bolluk içinde yetişmedim, bulunduğum şehre gelmezlerdi pek ama gelseler de öyle rock konserlerine falan yetişecek bir bütçem olamadı. Kendim çalışıp kazanmaya başlayıncaya kadar sinema ulaşılabilir ve paylaşılabilir bir keyifti benim için, hala da öyledir. Zaten önce tek sonra bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kanallı televizyonu da uzun süre izlemem yasak olduğundan, yasak kalktığında ise bu istibdat devrinde kendimi oyalayacak başka alanlara yöneldiğim için bir türlü izlemeye adapte olamadığımdan ekran tecrübem sinemayla sınırlıdır hala. Çok nadirdir televizyonda dizi falan takip ettiğim. Kendimi nasıl eğlendirsem diye düşündüğümde ilk aklıma gelen aktivite sinemaya gitmektir hala mesela.

Cocuklugumun sinemalarina oykunen bir Berlinale siname salonu I

Çocukluğumun sinemalarina öykünen bir Berlinale sinema salonu

Fuaye

Fuayede heyecanlı bekleyiş (2015)

Üniversitede ise hayatıma yepyeni bir kavram girdi: film festivalleri! Bırak daha televizyonlara düşmeden izleyebilmeyi, daha kimse görmeden ilk kez bir filmi izlemenin verdiği mutluluk beni benden aldı. İstanbul’da yaşadığım sürece elimden geldiğince kaçırmamaya çalışırdım IF’i ve Film Ekimi’ni ama bu, haftasonu belki iki hadi bilemedin dört film görmek olarak vücut bulan bir takipti. Ta ki 2004 yılında şimdi eşim olan Alman şahsiyet o zaman bana hoşlandığı kızın memleketi ile ilgilendiğini anlatmak için “duydun mu Berlin Film Festivali’nde bir Türk/Alman filmi ödül almış” diyene kadar. Merak ettim, gittim korsan Kadıköy standlarından aldım Fatih Akın’ın Duvara Karşı filmini. Ve tam anlamıyla çarpıldım! Hala da en sevdiğim filmlerdendir. ‘Vay bu Berlin Film Festivali’nde böyle filmler varsa bir gün mutlaka gitmeli’ diye kişisel “bucket list”ime (Kişinin yaşamı boyunca en az bir kere mutlaka yaşamak istediği tecrübe listesi – ölmeden önce yapılacak şeyler listesi diye mi çevirsek?) not aldım; günler, aylar, yıllar geçti. O Alman şahsiyet Berlin’e taşındı, Berlinale’nin olduğu bir haftasonu ben onu ziyarete gittim. Gitmeden önce de ultimatom verdim, “bak ben geliyorum, 3-4 filme bilet al” diye. Bu maceranın ayrıntılarını biletler kısmında anlatacağım ama istediklerimizin aksine alakasız, normalde suratına bile bakmayacağım filmlere bilet bulabildiğimiz, toplamda 4 filmin 1’ini zamanlama hatası yapıp kaçırdığımız, Berlinale nin yıldızları olan yarışma filmlerine ve yıldızların boy gösterdiği mekanlara burnumuzu bile uzatamadığımız halde tam anlamıyla ÇARPILDIM! Dün gibi hatırlıyorum, daha hava alanına varır varmaz sanki koca bir sinema kulisinin ortasına düşmüşüm gibi, koca şehir sanki festivalle soluk alıp veriyordu. Kağıt üzerinde suratına bile bakılmayacak o filmlerin hepsinde güldürücü, düşündürücü, insanı kalıplarından çıkartmaya tahrik eden bir unsur vardı. Filmler etrafında yaratılan akademik ortamı, insanların sanata saygısını, son alt yazı bitmeden kimsenin salonu terk etmemesini, patlamış mısır yeme yasağını, seyircinin sorduğu inanılmaz soruları ağzım açık izledim, ilham aldım. Önümüzdeki sene daha uzun süre Berlinale’ye vakit ayırmak sözünü kendime vererek ayrıldım bu güzelim sinema kulisinden.

Berlinalede ikinci yilim

Berlinale’de ikinci yılım, mutluyum huzurluyum (2008)

Körün istediği bir göz, yukardaki verdi 3-5 göz misali bir sonraki sene ben de Berlin’e taşındım, hem de tam Berlinale başlamadan 10 gün önce 🙂 Tabii yeni işe başladığımdan 10 gün 10 gece festivalde harcayamadım zamanımı ama haftaiçi en az günde bir, haftasonu 3-4 film ile olaya yoğun bir giriş yaptığımda artık benim için çok geçti: Bir Berlinale fanı olarak literatürdeki binlercesine dahil olmuştum 🙂 Bundan sonraki her Berlinale’ye ama az ama çok (ya da aşırı) katıldım. Yeni doğum yapmış olmak, bebek emziriyor olmak, başka ülkelerde çalışmak, çocuğumdan ayrı kalmak, işten izin almanın imkansıza yakın olduğu döneme denk gelmesi, işsiz ve parasız olmak gibi engeller beni yıldıracağına Berlinale’ye maksimum katılım konusunda daha da yaratıcı yaptı.

Peki nedir bu Berlinale’yi bu kadar özel kılan?

Öncelikle Berlin’dir bana sorarsanız. Berlin bence, şu yazıdan da okuyabileceğiniz gibi, yaşam kalitesi anlamında Avrupa’nın bir numarası, dünyanın sayılı merkezlerindendir. Berlinale her şeyden önce bu şehirde gerçekleştiği için eşsiz bir festivaldir. Herkes Berlin’i en az bir kere, mümkünse Berlinale zamanı ziyaret etmelidir diyerek konuyu geçiştireyim, devamına hiç girmeyeyim çıkamam 🙂 Eğer Almanca biliyorsanız şu fotoğraftaki kitabı tavsiye edeyim bir de, Berlin’in ne kadar çok Berlinale filmine kulis olduğunu ve niye sinematografik anlamda çok tercih edildiğini anlatıyor.

berlin sinema kulisi kitabi

Şarap eşliğinde Filmlandschaft Berlin

SONY DSC

Berlin’imin sık rastlayamayacağınız fotolarından – Berlinale zamanı (2010)

Ikinci olarak az önce de dediğim gibi Berlinale’de koca Berlin resmen bir sinemaya dönüşür. Her şey 2 hafta boyunca festival etrafında döner. Şehir çapında (ki oldukça geniş alana yayılmış bir şehirdir) en az 10-20 sinemada festival süresince başka hiçbirşey gösterilmez, patlamış mısır satılmaz, kimse de niye diye sormaz. Genç, yaşlı, öğrenci, işsiz, beyaz yaka, sanatkar, turist, esnaf, zanaatkar film izlemek için şehrin muhtelif yerlerinde saatlerce kuyruklarda bekler. Normalde bence Berlin’in pek güzel olmayan meydanlarından olan, Berlinale Palast’ı barındırması nedeniyle festivalin merkezi kabul edilen Potsdamerplatz bir gelin gibi süslenir. Berlin öyle başka Alman ya da Avrupa şehirleri gibi noel ya da karnavalı çok da şaşaalı kutlayan bir şehir değildir, Berlin’in noeli Berlinale’dir. TVde her gün Berlinale’de o gün ne olup bitiyor haberi çıkar, gazeteler 2 hafta boyunca ücretsiz Berlinale ilaveleri verir. Kitapçılarda o sene festival programında yer alan kitap uyarlaması filmlerin orjinal kitapları sergilenir ve de iki haftada en çok satanlar kategorisine ulaşırlar. Metro seferleri uzatılır, ek otobüs seferleri getirilir. Tüm şehri, omuzlarına astıkları Berlinale standından alınmış çantalarıyla oradan oraya koşturan telaşlı film severler basar. Berlinale’ye gidip bir film izlemeye çalışmayana, en azından ilgilendiğini belirtmeyene uzaydan inmiş yaratık gözüyle bakılır.

festival zamani postdamerplatz (1)

Berlinale zamanı Potsdamerplatz

Berlinale Palast

Film arası Berlinale Palast

SInema sehrinden manzara

Sinema şehrinden manzaralar

Sinema sehrinden manzara iki

Sinema şehrinden manzaralar

Sinema sehrinden manzara uc

Sinema şehrinden manzaralar

Şimdi objektif özelliklere gelelim. Berlin Film Festivali sinema kritiklerinin değerlendirmelerine göre de kalite anlamında dünya çapında en önemli sinema kültür sanat etkinliklerindendir. Bu anlamda Avrupa’da Cannes ve belki Venedik Festivalleri ile, dünya çapında ise Sundance, belki Toronto, Asya’da Hong Kong Film Festivali ile boy ölçüşebilir. Peki tüm bu festivallere fark atan yanı nedir Berlinale’nin derseniz: en demokratik film festivali oluşu derim 🙂 Resmi verilere göre Berlinale yıllık ortalama 450.000 izleyici sayısı ile en çok katılımcıya ev sahipliği yapan festivaldir ki bunun 350 bin civarı halka satılan biletlerdir. Diğer adı geçen festivallerde normalde sarı çizmeli Mehmet ağa olarak sadece kısıtlı sayıda ve çok baba aktörlerin rol almadığı filmleri izleyebilirken Berlinale’de açılış filmi galası hariç tüm film gösterimlerine sabırlı ve esnek izleyici ufak bir bütçe ile katılabilir. Katılmakla kalmaz dünyanın sayılı sinema figürleriyle aynı ortamlara çok rahat girip çıkabilir. Örneğin kısa süreli Berlinale tarihimde Meryl Streep, Keanu Reeves, Christian Bale, Colin Firth gibi isimlerle çok da zahmete girmeden karşılaştım 🙂 Berlinale’nin gediklilerinden George Cooloney’i saymıyorum bile! “Aman parası neyse üç katını veririm, n’olacak veriverin bana 3-5 galaya davetiye” diyen burnu havada zengin ise Berlinale’de avucunu yaladığıyla kalır!

Colin Firth

Berlinale’de ünlüler geçidi: Colin Firth

meryl streep

Berlinale’de ünlüler geçidi: Meryl Streep

keanu reeves

Berlinale’de ünlüler geçidi: Keanu Reeves Berlinalepalast’daki fotoğrafını imzalamadan hemen önce

Berlinale’de seçenekler sınırsızdır. ‘Ay yok ben o tarz filmleri sevmiyorum, gitmem’ derseniz yalan söylüyorsunuz demektir, zira 11 gün boyunca en Hollywood’undan maksimum Bollywood’una, en ciddi belgeselinden en kara komedisine, kısa filminden klasiklere, en deneysel filmlerden, dünyanın aklınıza dahi gelmeyecek köşelerinden filmlere, sinema politik kültürel konulardaki söyleşilerine, ekstra müzik dans gösterilerine kadar Berlinale’de tabiri caizse bir kuş sütü etkinliği eksiktir. Eger sabırla 400 küsür film üzerine bir ton kültürel programın anlatıldığı yıllık programı gözden geçirirseniz kendinize uygun bir şey bulmamanız mümkün değil. Daha olası olanı tüm bu detaylara konsantre olacak vakti enerjiyi bulamamanızdır ama endişelenmeyin. Nasıl kendinize en uygun Berlinale programı yapılırı yazı dizisinin bir sonraki bölümünde ele alacağım.

Berlinale program ansiklopedisi

Berlinale Programı

biletler

Biletler

Berlinale bir sanat kültür festivali olmanın yanı sıra, global düzeyde toplumların tüm açık yaralarını göz önüne sererek en tabu politik, sosyal, tarihsel konuları filmler aracılığıyla masaya yatıran sosyal, politik bir oluşum hatta dünyanın her neresinde olursa olsun saçma gidişatı gözler önüne serip buna karşı ses getirmeye çalışan direnişin tam da kendisidir. Her sene pek çok güncel konuya odaklanır, mesela bu seneki odak noktası Orta Doğu daki savaş, göç ve mülteciler idi. 24 tane gayet sanatsal film arasından Altın Ayı ödülü Lampedousa’daki göçmenleri konu alan bir belgesel filme verildi. En iyi film oscarının bir belgesele verildiğini düşünebiliyor musunuz?  Kısacası Berlinale ötekine, itilmişe, başka türlü sesini duyuramayana ses olmayı amaçlar. Tabii bunda izleyicinin de büyük katkısı vardır. Berlinale seyircisi de olaya sadece filme gideceğim, yıldızları göreceğim diye bakmaz. Seçmek zorunda ise belli başlı Hollywood aktörlerinin boy gösterdiği galaya değil de mesela Suudi Arabistan’da yasaklara karşı çekilmiş bağımsız bir komedi filmine gidebilmek için saatlerce sıra bekler. Bu anlamda benim için Berlinale çok da eğitici bir okuldur.

the look of silence

Joshua Oppenheimer Endonezya’daki soykırıma maruz kalmış bir ailenin en küçük oğlunun katillere ve topluma karşı direnişini anlattığı “The Look of Silence” belgeselinin ilk gösteriminden sonra izleyicilerin sorularını yanıtlıyor

kursidh director of life at the border documentary

Suriye Türkiye sınırındaki Kürt köylerinden İşid tehdidi nedeniyle mülteci kamplarına taşınmak zorunda kalmış 8 çocuğun kampı ziyaret eden Kürt yönetmenin kamerası yardımıyla hayatlarını film ettikleri “Life on the Border” ın gösteriminden sonra projeyi başlatan Bahman Ghobadi’den yorumlar.

Berlinale eşitliktir, toleranstır, paylaşımdır, dostluktur, dayanışmadır. Alman toplumu ve özellikle Berlinliler genel olarak pek de dışa dönük olma özelliği ile bilinmezler. Öyle sokakta metroda şurda burada kimse kimseyle pek alakadar olmaz, Berlinale zamanı hariç. Festival boyunca bilet kuyruklarında, filmin başlamasını beklerken sinema salonlarında, fuayelerde, kafelerde barlarda herkes birbirleriyle Berlinale filmleri, neyi gördüler, neyi görecekler, neyi beğendiler, neyi kınadılar muhabbeti yapar. Birbirlerini sıralarda korur gözetirler, çay kahve ısmarlarlar, ekstra bilet alırlar. Benim mesela senede bir festival zamanı görüştüğüm, onun dışında hiç kontağım olmayan bir sürü arkadaşım, bir sosyal ağım oldu 10 yıldır festivale katıla katıla. Bu tarz sosyal oluşumlar ve onlardan yayılan duyumlar sayesinde çok ümit bağlanan bir film seyirci baskısı ile tepe taklak olabilirken hiç ilgi çekmeyecek küçük bütçeli bir film Berlinale’nin yıldızları arasına girebilir. Bu anlamda Berlinale’yi sanki siz de yazıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılırsınız, çorbada benim de tuzum var diye mest olursunuz.

Berlinale bilet kuyruklari

Berlinale bilet kuyrukları

SONY DSC

Yaşasın en öndeyim!

Ve gezgin ruhların en çok hoşuna gidecek özelliği nedir derseniz: Berlinale uygun fiyatlı bir dünya turu biletidir bence. Dediğim gibi sinema endüstrisinin bile olmadığı ülkelerden öyle filmler gelir ki ayağınıza, size 2 saat boyunca o ülkenin ortamına ışık tutar. Bir anda kışın ortası tropik sahillere, Afrikanın köylerine Orta Asya’nın dağlarına ışınlanabilirsiniz. Film ekipleri de genellikle festivale katıldığından, çok ünlüler haricinde de gayet rahat onlarla sohbet imkanı bulabilir, başka coğrafyalardaki başka hayatlara konuk olduğunuzu, bağlandığınızı hissedersiniz. Örneğin bu sene ben Güney Kore, Hindistan, Suudi Arabistan, Tunus, Gana, Brezilya gibi ülkelerden filmler izledim. Her sene, o sene nereye seyahat edeceksem, programda o ülkeden olan filmleri seçiyorum böylece ön hazırlık oluyor seyahate de, bir taşla 3-5 kuş  (Yanlış anlamayın, az önce saydığım yerlerin hepsine bu sene gitmeyi maalesef planlayamıyorum. Maksimum Hindistan, belki bir de Güney Kore!).

guetamala I

Guatemala(2015) ilk defa Berlinale’de sahne alırken…

guetamala 2

gana at Berlinale

Gana (2016) ilk defa Berlinale’de sahne alırken…

Son olarak Berlinale aşkıma 2004 yılında festivalde aldığı Altın Ayı ile bir nevi vesile olan Fatih Akın’ın sevdiğim bir sözünün (Sinemayı seviyorum diyen Amerika’yı seviyor demektir) uyarlaması ile bitireyim: Gezmeyi seviyorum diyen Berlin Film Festivali’ni sevecek demektir!

Bir sonraki bölümde Berlinale’ye nasıl gitmeli pratik bilgileri geliyor, takipte kalın.

Funda Çelikel Esser

 

 

Komşuya Gider gibi 1: Selanik ve Chalkidiki

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Merhabalar sevgili Seyahat Günlükleri takipçileri,

Süzüldüm eridim, sizsiz olamadım 🙂 Umman yazı dizime verdiğiniz tekrar ve daha sık yazmalısın yorumları yüzümü ziyadesiyle gülümsetirken bir yandan da yeniden klavye başına oturmam için itici güç oldu, itiraf ediyorum. Her ne kadar Umman dizisine gelen en hoşuma giden yorumlar “çocukla seyahatin mümkün hatta eğlenceli olduğunun ispatısın” tadında olsa da bu sefer sizlere çocuk babaanesine satılır, bir güzel bekar günlere öykünen bir kaçamak tatil yapılır temalı çalışmamı sunacağım. Çocuklu insanlar okumayı lütfen kesmeyin, sizin de bir molaya, birazcık da olsa nefes almaya, kendinize zaman ayırmaya, çocuğunuz için “tazelenmeye” ihtiyacınız yok mu? En kötü hadi bir komşuya uzanıp gelelim derim ben, sonrasında kendinizi çok daha iyi hissedeceğiniz garanti!

Niye bu kısacık kaçamak için mesela bir Yunan adasını değil de Temmuz sıcağının ortası Selanik’i seçtin diyenleriniz varsa eskiden birlikte çalıştığım bir arkadaşım bir sene kadar önce oraya taşındı da ondan diye gayet pragmatik bir cevap verip geçiyorum. Hem arkadaşımı göreyim, hem atalarımın şehrini (büyük büyükannemler Selanik göçmeni) sonunda ziyaret edeyim hem de orada yaşayan biri ile gezeceğimden turist kaynayan restoranlarda tatsız tuzsuz yemeklerle mutsuz olacağıma yerel halkın aktığı mekanlarda kendime kıyak geçebileyim diye gayet spontane bir kararla uçak biletimi aldım.Selanik yıllardır hep gitmek istediğim ama benden önce gitmiş bir ton Türk arkadaşımın “aman hiçbir şey yok, aynı İzmir’in tıpkısı, hem de çok sessiz hali, hiç hareket yok” diye negatif gaz vermesiyle gitmeyi hep ertelediğim bir şehirdi.

Izmir ve Selanik: hangisi hangisi ?

Izmir ve Selanik: hangisi hangisi ?

Izmir ve Selanik: hangisi hangisi ?

Izmir ve Selanik: hangisi hangisi ?

Ziyaret edeceğim sevgili Lidia “ … iyi ki Cumartesi akşam geliyorsun, Pazar tüm gün Chalkidiki’de oluruz, sahilde 1 saatte gidiliyor nasılsa ama Pazar akşamı dönmeye çalışmayalım, trafikte telef oluruz, orada geceleyelim“ deyince Selanik’in kuzeyinde uzanan 3 parmak şeklinde yarım adadan oluşan Chalkidiki bölgesinin de Selanikli’nin Çeşme’si olduğuna kanaat getirdim.Tesadüf bu ya geçtiğimiz Mayıs ayında bir düğün ve aile ziyareti nedeniyle 5 günlük bir İzmir-Çeşme kaçamağı yapmış ve orayla ilgili bilgi ve izlenimlerimi tazelemiştim.

Çeşme vs Chalkidiki: hangisi hangisi?

Çeşme vs Chalkidiki: hangisi hangisi?

Çeşme vs Chalkidiki: hangisi hangisi?

Çeşme vs Chalkidiki: hangisi hangisi?

Peki Selanik – Chaldiki ve İzmir – Çeşme gerçekten de tıpatıp aynı yumurta ikizi mi? Bana sorarsanız özellikle iki coğrafyada yaşayan insanların yaşam tarzı açısından İzmir Selanik’e; Chalkidi yarımadasının en azından daha az bakir olan en batıdaki parmağı da Çeşme yarımadasına çok benziyor. E o zaman hangisine gidelim ya da madem öyle, gül gibi memleketim dururken ne diye Yunan ellerine yaz tatiline gidip bir de eşek yükü para bayılalım dediğinizi duyar gibiyim. Henüz çok değil 15 yıl kadar önce Yunanistan’a özellikle de deniz güneş kum tatiline gitmek standard bir Türk için hayal edilmesi zor bir şeydi. Burnumuzun dibindeki adalara bakar iç çekerdik. Zamanla iki ülke arası diplomatik ilişkiler nispeten gelişti (ya da Türkiye’nin diğer komşularıyla ilişkileri o kadar bozuldu ki sosyal medyada aaah ne iyi düşmanmışsın sen Yunan Abla diye paylaşımlar dolaşır oldu!), önce adalara sonra anakaraya ulaşım imkanları sağlandı, Yunanistan Schengen vizesine geçti, yeşil pasaporta vize kalktı, Yunanistan krize girdi fiyat kırdı, Türkiye’de benzin, gezme, yeme-içme fiyatları izan sınırlarını aştı. Böylelikle özellikle İstanbul ve Ankara’da ya da Türkiye dışında bir ülkede yaşayanlar hele bir de hali hazırda yeşil pasaportu ya da bir Schengen vizesi olanlar için Yunanistan daha bile ekonomik bir seçenek haline dönüştü.

Yunan kahvaltısı vs Türk kahvaltısı. Hangisi hangisi diye sormaya gerek yok sanırsam :)

Yunan kahvaltısı vs Türk kahvaltısı. Hangisi hangisi diye sormaya gerek yok sanırsam 🙂

Yunan kahvaltısı vs Türk kahvaltısı. Hangisi hangisi diye sormaya gerek yok sanırsam :)

Yunan kahvaltısı vs Türk kahvaltısı. Hangisi hangisi diye sormaya gerek yok sanırsam 🙂

Bu durumda yazarınız sizler için gavurların ‘luxury problem’ diye nitelendireceği hangisine gitsem sorunsalına çözüm bulmaya yardımcı olacak bir küçük test hazırladı:

Kim İzmir üstü Çeşme’ye gitsin

Kim Selanik üstü Chalkidiki’ye gitsin

Günün en önemli öğünü
sizce kahvaltı ise bir otelde
rezervasyon yaparken en önem verdiğiniz şey kahvaltı kalitesi ise

Sizce Kahvalti olmasa
da olur zaten ise ve
mümkünse az yenilmesi gereken bir öğünse

Demli Türk çayı
sizce cansa

Üniversite yıllarında nescafe ile ufak
çaplı bir aşk yaşadıktan sonra şu an Starbucks ın frappicinosu ile evli olduğunuz
halde arada nescafe 3+1 soğuk ile kaçamak yapmaya
behis görmüyorsanız

Et mi balık deseler tabii ki et deniz
ürünü de olmasa da olur derseniz

Denizden babanız bile çıksa
yiyesiniz geliyorsa

 

Balığın yanında salata
ve ot bazlı
mezeler masanızı
görünmez derecede kaplamalı ise

Balığın mezesi deniz ürünüdür yanında bir ufak salata
yeter diyorsanız

Şık mekanda uluslararası
füzyon mutfağı,
büyük tabak küçük öğün severseniz

Salaş mekanda bol kepçe ızgara severseniz

Bu güzel yerde içmeden olmaz diye 1 kadeh şarabı zor bitirenlerdenseniz

Şarap yemeğin yanında
su gibi akmalı yine de cep yakmamalıdırcılardansanız

Rakıyı buzla suyla hatta şalgamla içerseniz

Rakıyı susuz içerseniz

Plaja giriş parası
şezlong parası vermek sizi rahatsız
etmiyorsa

Plajdaki yegane duşun
suyunun basınçsız
olması sizi rahatsız etmiyorsa

Deniz ürünü yemek tabii ki pahalı
olmalı ise

Ahtapot ızgara 10 eurodan
fazla tutmamalı ise

E Türkiye’nin en gözde beach club’ı, tabii ki küçük
şişe suya 5
lira vermeliyiz derseniz

Sıcakta su içmek insanın en doğal ihtiyacıdır içme suyu ya ücretsiz
ya da cüzi
ücretli olmalıdır
derseniz

Sevgilizle butik bir otelde romantik bir tatil hedeflerseniz

Kız kıza tatil
yapıp aynı zamanda ne giydik nereye gittik diye tedirgin olmak istemezseniz

Sizce kaldığıniız otel butik ve
lüks olmalı ise, bu durumda
100-150 euroyu gözden çıkarırsanız

Otel temiz ve klimalı  olsun yeter ise

Hızlı ve etkin servis ve müşteri
memnuniyetini ilke edinmemiş restoran bar vs.ye
bir daha gitmez, yarım saat yemeği servis etmezlerse restorandan sinirlenir kalkar giderseniz

Güzel şeyler için
sabırla beklemekten usanmaz 1 saat sizi beklettikten sonra siparişinizi eksik getiren garson ile empati
kurabilirseniz

Denize geçerayak İzmirde
alışveriş yapmak
tatilin olmazsa olmazı ise

Denize geçerayak tarihi
yerler gezmek olmazsa olmazınız ise

Sanat kısıtlı zümreye hitap eden pahalı bir eylemdir derseniz

Sanat sokakta olur derseniz

Cumartesi 16:00’da mağaza kapanır zaten haftaiçi de en geç 9’da kapalı her yer diye sinirlenirseniz

Gece 12’de akşam yemeği
için her türlü restorana (bkz.sokak yemekçileri ile sınırlı olmamacasına)
gitmekte sakınca görmezseniz

Süper doğal bitki
çayı karışımı,
naneli limonata, fesleğenli ayran, damla sakızlı güllü Türk kahvesi
ise

Frappe Yunan kahvesi, rakı uzo ise

Gece yemege şık
şıkırdım düğüne
gider gibi gitmek mümkünse İzmir’den sezonluk sizin siteye taşınmiş kuaförde
fön çektirmek sizce tatilin bir parçası ise

Gece bir tiril elbise, parmak arası terlik yeter de artar ise

Midye yemek demek ya tava ya
da Mardinlilerin geliştirdiği dolma demekse

Midye çeşitli soslarla
pişirilebien ana yemek olarak bile yenebilen bir canlı ise

Kalamar taratorsuz olmaz
ise

Kalamar tepeleme masaya
gelmeli ise

Türk türke tatil yapacaksanız

Yabancı olduğu görünüşünden
belli arkadaşınız ya da eşinizle
tatil yapacak ve is this your table ve where
are you from kelimesini her 3 dakikada
bir duymak istemiyorsanız

Süper taze çoban salatasına Yunan salatası diyenler sinirlerinizi bozuyorsa

Yeni tanışıp kanki olduğunuz Yunanlı arkadaşınıza anlaması
kolay olsun diye Tenedos’umuz da iki adacığımızdan
biri çok güzeldir demek sizi rahatsız etmiyorsa

Toplam puan

 

Evet sayın okur, testi çözün, her işaretlediğiniz kriter için kendinize bir puan verin ve toplamda hangi taraf daha çok puan topluyorsa oraya gidin, bu kıyağımı da unutmayın 🙂 Eğer test sonucu Selanik artı Chalkidiki çıktı ise buyurun yol hazırlığı ve pratik bilgiler – önerilere.

Selanik’te sokak sanatından kesitler

Selanik’te sokak sanatından kesitler

Selanik’te sokak sanatından kesitler

Selanik’te sokak sanatından kesitler

Ulaşım: İlk akla gelen ve tabii ki en pratiği uçakla gitmek. THY birkaç sene önce İstanbul’dan direkt uçak koydu. Selanikliler bu gelişmeyi çok sıcak karşılamışlar hatta buna belediye başkanlarının vesile olduğunu gururla anlatıyorlar zira THY onların dünyaya açılan kapıları gibi olmuş İstanbul üstü bağlantıları ile. Bana sorarsanız THY’nin çok da belediye başkanının motivasyonuna ihtiyacı olmamıştır; adamların büyüme politikası bana Osmanlı’yı anımsatıyor, ne pahasına olursa olsun plansız programsız fetih fetih fetih. Neyse, uçak iyi güzel hoş da iki dezavantajı var: Birincisi eğer çok önceden almazsanız ve ölü sezonda gitmezseniz biletler ateş pahası olabiliyor. Mesela ben yüksek sezonda ve sadece 10 gün önce aldığım için biletimi neredeyse Japonya’ya gider gibi para ödeyecektim, mil puanlarım koşmasaydı yardımıma. Bir de Selanik’te kalmayacak da civarı gezecekseniz, ki önerilir, araba kiralamanız gerekebilir. Orada yaşayan arkadaşım araba alana kadarki dönemi gayet sıkıntılı geçirdiğini, sahile bile yazın 4 kere gidebildiğini, günde sadece 3 otobüs olduğunu ve saatlerinin asla öngörülemeyeceğini söyledi. Yolda sık sık bozulan, şöförü fosur fosur sigara içen otobüsler de cabası! Üstüne üstlük bu blog sahibinin eşi gibi kişisel karbon üretiminizi minimize etmek sizin için önemli bir kriter olabilir yolculuk tercihlerinizi belirlemede, bu durumda da kısacık yol için uçağa binmek istemeyebilirsiniz. Peki alternatif ne?

Karayolu seyahati! Eğer kendi arabanız varsa ve İstanbul veya daha batısında oturuyorsanız atlayın gidin Selanik’e. İstanbul’dan 600 KM gibi ve gidenlerin anlattığına göre gayet rahat bir otobandan ulaşabilirsiniz şehre. Yolda Kavala başta olmak üzere pek çok diğer turistik yerleri ziyaret imkanı da bonus. Ancak bu sene bu yolla Yunanistana giden bir arkadaşımın dediğine göre arabaya uluslararası sigorta istiyorlarmış ek masraf. Üzerine benzini, direksiyon stresi derken bu alternatif de kafanıza yatmazsa o zaman otobüs derim. Uff çekilir mi onca yol otobüste diyeniniz 90’larda ve sonrasında doğmuş demektir. Az mı gitmişimdir üniversitede kelle koltukta otobüslerde 12 saatte Bodruma! Ulusoy ve Metro Turizm’in düzenli Yunanistan seferleri var, denemedim deneyen lütfen bizi de bilgilendirsin.

Son olarak 2 yıl öncesine kadar Selanik Sirkeci arası Dostluk Expresi seferleri vardı. Denemedim, deneyenin tecrübelerini çok merak etmekteyim. AB fonları tarafından bir süre finanse edilen bu ulaşım projesi oldukça da başarılı olmasına rağmen kriz vs nedeniyle rafa kalktı diye duydum. Şimdi Türkiye’den Selanik’e trenle ulaşmak isteyenleriniz için direkt hat imkanı bulunmayıp önce otobüs ya da trenle Sofya’ya ulaşıp, oradan Selanik’ e devam etmek gerekiyor. Dışişleri’nin web sitesine göre bu transit geçişlerde 5 güne kadar Bulgaristan ek vize istemiyor. Ne güzel işte geze geze gideriz derseniz uğramışken Sofya’da sevgili blog sahibi Şilan’ın izlerini de sürebilirsiniz.

Konaklama: Selanik için tahmininiz üzerine otel ismi bilemiyorum, arkadaşımın evinin olduğu Pavlo Mela caddesi civarını alan olarak önerebilirim sadece. Chalkidiki’de ise Afytos köyünü ve de kaldığımız Aegean Blue Studios‘u gayet önerebilirim. Ha şunun bir daha altını çizeyim, testimizden de anladığınız üzere Türkiye’deki tesis kalitesi Yunanistan’da yok. En azından Santorini, Mykonos belki Girit dışında yok. Odalar genelde nereye giderseniz gidin gayet standart. Kesin kez tavsiye ettiğim yere gidip de bir düz yatak, normal bir banyo, kahvaltıda sade bir frappe bulunca dönüp bana çatmayın 🙂

Afytos Aegean Blue Studios’ta kahvaltı manzaraları

Afytos Aegean Blue Studios’ta kahvaltı manzaraları

Afytos Aegean Blue Studios’ta kahvaltı manzaraları

Afytos Aegean Blue Studios’ta kahvaltı manzaraları

Diğer pratik bilgilere, ne yenilir, ne içilir, ne giyilire pek de gerek yok sanırsam, dedik ya komşuya gider gibi diye, her şey çok aşina. Peki ne dedikodular mı yaptık komşudaki bu kısa ziyarette? Az sonra…

Funda Çelikel Esser