Author Archives: Şilan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Şilan

Ankara doğumluyum, Berlin'de yaşıyorum, boş zamanlarımda dünyayı gezmeyi ve seyahat günlükleri tutmayı, bir de yoga yapmayı seviyorum... Facebook: http://www.facebook.com/SeyahatGunlukleri

İskoçya: Edinburgh’da İki Gün

Standard

Konuk Yazar: Ceren Aydın

Herkese merhaba,

11-16 Temmuz arasını herkesin gitmek istediği İskoçya’da geçirdik sevgili okuyucular. Kısaca özetleyecek olursam ilk 2 gün Edinburgh, 3. Gün Edinburgh çevresi, 4.gün Highlands bölgesi, Inverness, Loch Ness Gölü ve civarı şeklinde geçti. Bristol’dan  Edinburgh arabayla 8 saat sürdüğü ve üstüne 4 saat de Highland bölgesine gitmek sürdüğü için dönüşte 12 saat araba yolculuğu yapmak istemedik ve İngiltere’nin meşhur Cumbria- Göller Bölgesi denen yerinde Pennruddock’ta bir gece mola verdik. Bu 5 günlük geziyi 4 yazı olarak anlatacağım, ilk yazı Edinburgh, ikinci çevresi, üçüncü Highlands ve dördüncü yazı da Lake District olacak.

ised_1

Genel olarak rotamız – Bu arada bu rotada 5 günde toplam 100 poundluk benzin harcadık, arabada da 4 kişi olduğumuz düşünülürse uçak alternatifine gore daha ekonomik oldu.

Bu arada İskoçya’da iki büyük şehir var, Edinburg ve Glasgow. Edinburgh başkent. Biz de ikisine de gidip gitmemek konusunda kararsız kaldık ama Glasgow daha yeni bir şehir ve tarihi dokusu çok yok diye okuyunca gittmekten vazgeçtik, eğer sizin vaktiniz varsa gidin derim, sonuçta ikisi arası bir saat sürüyor.

Gelelim Edinburgh’a. İngilizler Edinbıra diye telaffuz ediyorlar duyunca şaşırmayın. İskoçya genel olarak İngiltere’den de yağmurlu ve çok rüzgarlı, biz büyük bir sürpriz yaşadık  ve 5 günge sadece iki defa yağmur yedik, geri kalan zamana hep güneşliydi hava 🙂 Bunun dışında İskoç poundu var ama İngilitere parası da her yerde geçiyor, İngitere ile de aynı zaman diliminde.

Gece de the Mansion Group isimli bir otelde kaldık, aslında tam otel diyemem çünkü öğrenci evi gibiydi, kendi banyosu var ama ortak mutfak var, ama gecelik 2 kişi oda başı 50 pound gibi bir rakama geldi ki İskoçya pahalı bir ülke, bu rakam uygun oluyor. Merkeze 30 dakika yürüme mesafesinde, ya da 8 numaralı otobüsle merkeze gidebiliyorsunuz, hemen yakınında Tesco var, böylece kahvaltıyı da halledebilirsiniz. Biz rezervasyonu booking.com üzerinden yaptık.

Bu arada yine Edinburgh’a bizim gibi güneyden ve arabayla gelenler için 60-70 mil geriden başlayan scenic route’u tercih etmelerini öneririm, Moffat ve Broughton kasabasından geçen, adı üstüne, otoyol değil de manzaralı bir yoldan gelmiş oluyorsunuz.

ised_2

Edinburgh Royal Mile – St. Giles Katedrali

İlk gün zaten Edinburg’a öğleden sonra varmıştık, vakit kaybetmeden hemen kendimizi en kalabalık ve en turistik sokak olan Royal mile’a attık. Burası 2 kilometrelik bir yol, yolun bir ucunda Edinburgh Castle, diğer ucunda Hollyrood Palace, ortasında da St. Giles Katedrali var. St. Giles Katedraline mutlaka girin, içi çok güzel. Bu yolda bir aşağı bir yukarı yürürken gayda çalan sokak sanatçıları, restoranlar, İskoçya’nın simgesi kiltlerden ve ekose kumaştan yapılmış bir sürü aksesuar bulabileceğiniz yerler var. Burası şehrin old town bölgesi. Şehir Unesco dünya mirası listesinde.

Şehirde bir sürü müze de var, benim fırsatım olmadı ama tam merkezdeki National Gallery çok içimde kaldı, bir dahaki sefere gidilecekler listemde.

ised_3

Buradan bir sokak aşağı indiğinizde de şehrin New town denen bölgesine ulaşıyorsunuz. Burada da Princess Street, Rose Street ve George Street gezmesi eğlenceli olan yerler. Biraz daha lüks restoranların ve dükkanların olduğu bir bölge. Eski kısım ağırlıklı 14-16. yüzyıllar arasında, yeni kısım ise 18. yy sonlarından itibaren kurulmuş. Arada ise tren istasyonu bulunuyor. Eski kısımlarda o zamanın cam ve ısıtma maliyetinden dolayı evler daha küçük camlı, daha karanlık.

ised_4Haritadan da görebileceğiniz gibi old town ve new town biraz iç içe geçmiş durumda.

Rose Street üzerinde Mussel Inn restaurant midye meraklılarını tatmin edecek gibi görünüyordu. George Street üzerindeki Hard Rock Cafe de çok popülerdi. Biz ise yine Rose Street üzerindeki Nicholson’s pubda yedik yemeğimizi. Eski publara bir sempatim var benim, bu da 1873’den kalmaymış. Bu arada ben işi biraz ileri götürdüm, İskoçların yerel yemeği haggis yedim. Tarifi çok mide bulandırıcıydı, biraz bizim kokoreçin yandan yemişi ve köfte haline getirilip haşlanmışı, ama bir daha nerde yiyeceğim deyip yedim, kesinlikle kötü değildi, pişman değilim 🙂

ised_5

Haggis

ised_6

The Dome

Yine George Street üzerindeki The Dome’a da mutlaka uğrayın derim. Çok pahalı bir bar, ama adı üstünde içindeki kubbesi kesinlikle görmeye değer. Biz hatta bir şeyler de içelim diye düsünmüştük ama ne yazık ki yer yoktu. Burası 1700’lü yıllarda okul olarak planlanmış, ama sonra borca girmiş okul ve burayı İskoçya Ticaret Bankası’na satmak zoruna kalmış. Sonra da 1993 yılında banka da binayı satmış ve bar haline gelmiş.

Biraz İskoçya tarihinden de bahsedeyim bu arada. İskoçya resmi olarak Birleşik Krallık’a bağlı, ama siyasi olarak ayrılmak için yeni referendum yaptılar, red çıktı, gerçi sonra genel seçimler oldu, İskoç Ulusal Partisi rekor sayıda sandalye çıkardı, her şey yolunda görünüyor şu an. Tabi Mel Gibson’un meşhur William Wallace karakterini canlandırdığı Braveheart filmini hatırlarsınız, bir zamanlar (1200’lerin sonu, 1300’lerin başı) İngilizler İskoç kralının varisliğini destekleyeceğiz diye gelip kendileri tahta çıkınca bu abimiz de İskoçlar bağımsız olmalıdır demiş ve kahramanca savaşmış. Sonuç hicran tabi.

ised_7

Kilt de aslen 1700’lü yıllarda bir işverenin işçilere dağıttığı bir çeşit üniformaymış. Fakir iskoçlar da bunu benimsemişler, gece üstlerine attıkları battaniyeyi sabah üstlerine atıp kullanmaya başlamışlar. Şimdi aristokrasi simgesi, her soy kendi tartan denen desenini kullanıyor. Bu arada her biri bir set, yaklaşık 200 pound civarında satılıyor, süslü çorapları var, ayakkabıları var, bellerin astıkları çantaları var vs. Bu arada ekose de fransızca ecosse’dan geliyormuş, İskoçya demekmiş.

ised_8

Gece de gidilebilecek bir sürü yer var, İskoçlar içkiyi ve eğlenmeyi seviyorlar, burası da gençlerin üniversite olması dolayısıyla yoğunlukta olduğu bir bölge. Edinburgh Üniversitesinden bir çok ünlü mezun olmuş, telefonun mucidi Alexander Graham Bell, penisilinin mucidi Alexander Fleming ve Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle dahil.

ised_9

Özellikle Cowgate diye geçen bölge (ünlü Trainspotting filminin de bir kaç sahnesi burda geçiyor) ve hemen yakınındaki ve yukarıdaki fotoğraftaki Grassmarket bölgesi gece mekanları. Grassmarket’ta küfelik olanları bisikletli tuktuk benzeri araçlarla taşıyorlar. Turistik olarak gezebilirsiniz de tabi. Benim hoşuma giden mekanlar Brewdog, Three Sisters, Last Drop, The Other Place, White Hart Inn.

ised_10

Bu bölgede bir de Greyfriars Bobby isimli bir küçük köpek heykeli var, bu köpek sahibi öldükten sonra 14  yıl sahibini o noktada beklemiş, sonra da köpeğin heykelini yapmışlar. Birinci günümiz de böylece bitti.

İkinci gün sabahı kendimize ücretsiz yürüyüş turu bulmuştuk, o bölgeyi gezdiren, ama sonra turu kaçırdık 🙂 Yine de rehberli gezmek için güzel bir alternatif olabilir.

http://www.newedinburghtours.com/daily-tours/new-edinburgh-free-tour.html

Biz de madem öyle kaleye gidelim dedik. Bu arada kalenin hemen girişinde Camera Obscura ve World of Illusions denen bir müze var, kendinizi yamuk yumuk, çok büyük çok küçük görebileceğiniz aynalar vs ve daha bir sürü şey var, giriş 12 pound.

www.camera-obscura.co.uk

Bir de tabi İskoçya denince viskisiz olmaz, yine kalenin hemen yanında The Scotch Whiskey Experience var, Silver Toru, Gold Tour vb. Farklı farklı turlar alıp viski tadımı yapabiliyorsunuz. Fiyatlara web sitesinden bakıp karar verebilirsiniz, biz Edinburgh- Inverness yolunda yolumuz üzerindeki whiskey distillery denen üretim yerlerine gideriz diye karar vermiştik, ama eğer bizim gibi fırsatınız yoksa ve viski seviyorsanız denenebilir.

www.scotchwhiskyexperience.co.uk

Edinburgh Kalesi gerçekten güzelmiş, ama gezmesi 2-3 saat sürüyor ve hafta sonları kalabalık oluyor, girişi de yanlış hatırlamıyorsam 16 pound gibi bir rakamdı, başka şeyler yapalım diye düşünerek girmekten vazgeçtik. Nisan-Eylül arası 9.30-18.00, Ekim-Mart arası 9.30-17.00 arası açık. Son giriş kapanış saatinden bir saat önce.

http://www.edinburghcastle.gov.uk/

ised_11

Edinburgh Castle

Kalenin önünde gördüğünüz gibi konser ve aktivite için bir alan var, burada Military Tattoo dedikleri bir şov yapıyorlar. 7-29 Ağustos arası oluyor, çok güzelmiş, ama tabi bizim gittiğimiz zaman yoktu.

www.edintattoo.co.uk

Bu arada Ağustos ayı aynı zamanda Edinburg’un meşhur Fringe Festival zamanı, bir sanat ve tiyatro festivali, o zaman değil kalacak yer bulmak, sokaklarda yürümek bile zorlaşıyormuş. Belki bir dahaki sefere…

www.edfringe.com

ised_12

Prıincess Street Gardens gezmesi çok güzel bir yer, kale yukarıda, Castle Rock volkanik oluşumunun üzerine 12. Yüzyılda inşa edilmeye başlanmış.

Edinburgh bir de hayaletleriyle ünlü, akşamları en çok yapılan iki turistik aktivite var, biri hayalet turu, biri de pub crawl denen bir sürü pub’ın gezildiği turlar.

www.mercattours.com

Bir de yine zindan meraklıları varsa Edinburg Dungeon size bekliyor.

www.thedungeons.com/edinburgh

ised_13

Victoria Street

Royal Mile’ın ara sokağındaki Victoria Street çok güzel bir sokak. Yine o bölge yakınlarındaki The Elephant House Harry Potter sevenler için mutlaka gidilip görülmesi gereken bir yer, çünkü J.K. Rowling parasız dönemlerinde Harry Potter’ı bu kafede yazmaya başlamış, hatta fikri ilk bir peçeteye yazmış.

ised_14

Elephant House önünde bir Haryy Potter hayranı 🙂

Rowling’in bir çok esin noktasına Edinburg’da rastlamak mümkün, mesela Hogwarts fikrini o bölgede aristokrat ve zengin çocukların gittiği George Harriet’s School’dan almış, Tom Riddle ismini de Greyfirars Kirk Mezarlığında gezinirken bir mezar  taşında gördüğünü söylemiş.

Royal Mile’ın sonuna doğru önerebileceğim iki yer var, biri ben Türk yemeği isterim diyenlere, Truva Cafe, yemekleri güzelmiş, diğeri de domuz eti sevenlere. Oink diye bir yer var, hog roast dedikleri eti uzun saatleri pişirip yumuşacık yaptıkları sandviçleri satıyorlar, aslında iki taneler bunlar, biri Victoria Street üzerinde, diğeri Cannongate denen bölgede, Royal mile’ın diğer ucunda, 5 pounda gayet doyurucu.

www.oinkhogroast.co.uk

Cannongate denen bölgede İskoçya parlementosu da var, bir de The World’s End pub’ını önerebilirim.

ised_15

Hollyroad Palace – Kraliyet ailesinin kaldığı yer – kendileri orada değilse gezebiliyorsunuz.

Biz sarayda da fazla oyalanmadan Arthur’s Seat denen tepeye tırmanmaya gittik, kendine güvenenlere, 40-50 dakika kadar tırmanıyorsunuz ama sonundaki Edinburgh manzarasına da değiyor.

ised_16

Arthur’s seat yolu

ised_17

Tepeden Edinburgh manzarası

Bizim bir sonraki durağımız buraya bir saat yürüyüş mesafesindeki Water of Leigh yürüyüş yolu oldu. Şehrin içinde değil de bambaşka bir yerde gibi hissediyorsunuz birden kendinizi.

ised_18

Water Of Leigh – Dean Gardens – Edinburg’da cennet

Gece mekan olarak Chambers Street’teki Jazz Bar’a gittik, canlı müzik vardı, hatta üç grubu birden birer saat dinleme fırsatımız oldu, normalde giriş 5 pound, ama saat 7’den once girerseniz ücretsiz.

www.thejazzbar.co.uk

Yine rock müzik olarak da oraya çok yakın olan Whistle Winkies aklımızdaydı, ama yorgunluktan gidemedik, onu da bir sonraki sefere bıraktık.

Benden şimdilik bu kadar. Devamı gelecek.

Herkese iyi gezmeler..

Twitter: @cerenayayay

Instagram: gezcerengez

Umman Notları 5: Umman’ın En Güzeli Niswa ve Sahilde Son Nargile

Standard

Konuk Yazar: Funda Çelikel Esser

Herkeslere sımsıcak bir merhaba sayın fiilen ya da ruhen  gezenti okurlar,

Başlığa bakıp da vay bee gerçekten en güzeli mi dediğinizi duyar gibiyim. Sayın okur, güzellik göreceli bir kavramdır kişiden kişiye neyin en güzel olduğu değiştiği gibi kişinin kendi halet-i ruhiyesine göre de bir yeri nasıl görüp özümsediği çok değişir.

Bir önceki bölümde anlattığım gibi güne şahane bir sabah programı ve brunch ile başlamış, Umman’daki sondan bir önceki günümüze eski çocuksuz günlerimdeki seyahatlere öykünen biçimde sabah 8 akşam 9 aralıksız bir ton program sığdırabilmiş, yolda arabamıza aldığımız gezgin beni 40 yaşımda işe güce çoluğa çocuğa kısa süreli de olsa ara verip dünyayı gezebileceğime dair ümitlendirmişti (bakınız: ben kendimin seyyah olabilme ihtimalini sevdim!). Kısacası Niswa’ya  gittiğimiz o gün gayet süper bir ruh hali içindeydim, sanırım en çok da ondan Niswa bana Umman’da gördüğümüz yerlerin en güzeli gibi geldi; siz giderseniz lütfen paylaşın izlenimlerinizi.

Niswa’ya Muskat’tan 2 saatlik bir yolculukla ulaşılabiliyor. Biz yolda bayağı oyalandık çünkü ben yol boyu bilimum vaha ve kale tabelalarını takip ederek, spontane bir kararla Samail’e saptım.

Samail'de vaha

Samail’de vaha

Vaha gerçekten pek hoş görünüyordu, Cuma olması nedeniyle hınca hınç araç doluydu ama, onca insan acaba nerelerde saklanmış mangal yakıyor anlayamadık, görünürde yoklardı. Arabayla geçmek bile güzeldi serin suların ve verimli palmiyelerin arasından, yayıla yayıla piknik yapmak çok keyifli olsa gerek.

Samail serin sular

Samail serin sular

Derken Samail’in merkezine geldik. Bana ufacık tefecik, eski, sevimli bir kasaba gibi göründü. Bir de camiimsi bir şey vardı, Cuma namazı nedeniyle çok kalabalık idi, durmayıp kaleye devam ettik. Kalenin, daha ünlülerinin yanında, pek esamesi  okunmasa da bize gayet hoş geldi. Hiç de başka turist olmadan görmek çok güzel bir gerçeklik duygusu kattı olaya. Sonradan internette okudum ki Samail Müslümanlığın ilk yayıldığı yerlerdenmiş. Kimse kusura kalmasın bu İslam aleminin turizme hiç kafası çalışmıyor, başkası olsa nasıl bir turist mıknatısı olacak yer gayet metruk ve unutulmuş duruyor ve bu dediğim rehber kitaplarda bile yok!!!

PANO_20150109_135929

Samail Kalesi

Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik Niswa’ya vardık. En azından tabelalar öyle söyledi ama ortada iki market bir benzinlikten başka bir şey yoktu. Bizse eski bir kale içi ve çarşılar arıyoruz. Dön babam dön yok kale içi, bari benzinliğe soralım dedik. Bu arada kırmızı ışıkta bizi biri durdurdu ve ‘İngilizce biliyor musunuz, ben Niswa’yı arıyorum, sanırım siz de arıyorsunuz’ dedi (evet bayağı dolap beygiri gibi dönmüş olmalıyız ortamda). Sırtında çantası Portekiz’den Afrika üstü taaa Umman’a gelebilmiş bu gezgin de kaybolmuştu şuncacık yerde. Onu arabaya aldık, benzinliğe yol sorduk falan derken Niswa’nın eski kaleiçine vardığımızda saat 4 buçuk olmuştu. Tüh be bir şey göremeyeceğiz, geç oldu derken tam da en civcivli zamanda vardığımızı anladık arabadan iner inmez. Cuma namazı molası bitmiş, esnaf dükkanlarını birer ikişer açıyordu. Arabayı park ederken Umman’da ilk defa gördüğüm bir sokak çöp şiş satıcısı dikkatimi çekti. Zerre kadar aç olmamama rağmen sokak yemeklerine zaafım olduğundan, sokak yemekleri satıcılarının her ülkenin kültürünün vazgeçilmez bir parçası olarak desteklenmesi gerektiğine inandığımdan, gittim bir tane aldım. Elvin’e yedirmeye ne olur ne olmaz cesaret edemedim ama annemle ben gayet leziz bulduk çöp şiş dürümü, midemiz de sağ salim atlattı bu badireyi 😉

IMG_20150109_160010

Niswa yolunda ayrıntı

Niswa kaleici

Niswa kaleiçi

Niswa’nın kale içinde, ufak tefek geleneksel dükkanların arasında dolaşmak çok keyifli gerçekten. Daracık sokaklarda dolaştıkça insan, Niswa’nın Umman’ın ilk başkenti, sanat, kültür, gelişmiş tarım ve ticaret merkezi olduğunun izlerini halen görebiliyor.

IMG_20150109_164840

Niswa carsisi

Niswa çarşısı

Burada da tıpkı Matrah’ın çarşısında olduğu gibi esnaf turiste askıntı olmuyor ve halen otantik havayı koklayabiliyorsunuz, özellikle yiyecek pazarları bölümünde.

Niswa yiyecek pazarlarindan görüntüler

Niswa yiyecek pazarlarindan görüntüler

Niswa yiyecek pazarlarindan görüntüler

Niswa yiyecek pazarlarindan görüntüler

Niswa’nın çok güzel de camiileri varmış, en ünlülerinden Jama Camii zamanında etkin bir eğitim ve kültür merkezi rolü de üstlenmiş. Maalesef biz yine saatini tutturamadık, ziyaret saati sadece öğlene kadarmiş göremedik içini.

Jama Camii girisi

Jama Camii girişi

Niswa sakinleri

Niswa sakinleri

Niswa’ya pek de doyamasak da ben illa Jibran kalesini görmek istiyorum diye tutturunca, hava kararmadan orada olabilmek için fazla oyalanmadan yine yola düştük. Gel gör ki Cuma sonrası tüm ahali merkeze aktığından felaket bir trafik vardı ve şehirden çıkışımız yarım saati bulunca Jibran’a vardığımızda yıldızlar seçiliyordu, ziyaret saati de tabii ki bitmişti.

Jibran Kalesi

Jibran Kalesi

Yine de bir fotoğraf çekelim diye indik ve Jibran’ın sakinleri bize bu macerada eşlik etti.

Jibran Kalesi sakinleri ile

Jibran Kalesi sakinleri ile

Muskat’a döndüğümüzde yorgun, mutlu ama açtık. Yine Hint mutfağını çok sevdiğim için ama daha da önemlisi ortamın otantik ve yemeklerin güzel olacağına dair elimde önceki Thai örnegine nazaran cok daha net kanıtlar olduğu için Mumtaz Mahal isimli Kuzey Hindistan yöresinin yemeklerinde uzmanlaşmış restorana gidelim dedim. Bir sebep de bu restoranın Umman’ın akşamları kalbinin attığı mekanlardan olan Qurum Park’ının tepesinde konuşlanması ve şahane bir manzaraya sahip olması. Gittik ki ne görelim restoran ana baba günü gibi. Bu arada herkesler pür şıktı, biz ise tüm gün gezdiğimiz kılıklar içinde terli ve paspaldık! Muhtemelen kılığımıza bakıp yer yok dediler tühlendik. Elvin’in uyku saati de geliyor 1 saate nereyi bulacağız da yemek yiyeceğiz, bari paket yaptırabilir miyiz soralım dedik. Elvin’le geri döndüm, küçük çocuğu gören kapıdaki adam yumuşadı, ‘manzaralı olsun diye tutturmazsanız, 10 dakikaya iç tarafta bir masam boşalıyor’ dedi, biz de mest olduk tabii! Bu arada bir önceki yazımda bahsettiğim üzere Umman’da otellerin restoran ve barları hariç sayılı işletmede alkol servis edilebiliyor ve bu Hint restoranı onlardan biri. Ona rağmen yine yerel halk ile yabancı turist ve expatler ahenk içinde yemeklerini birlikte yiyorlardı. Yerel halk iykk orada kafirler içki tüketiyor, ben gitmem demediği gibi içen kesim de diğerlerine gayet saygılı idi. Valla İslam dini egemen yaşam tarzına sempatiniz artsın istiyorsanız Umman’a gidin bence.

Bu sefer bingo! Yemekler çok başarılı idi, parmaklarımızı yedik neredeyse. Sunumlar da bir o kadar şıktı. Mumtaz Mahal iyi bir adres Muskat’ta, kesin bilgi yayalım!

2 Kadın ve 1 Terrible 2 için Umman Macerası’nın Sonu

Birlikte 5 güzel gün geçirdik Umman’da şimdiye dek. Son günümüzü kısaca anlatayım, sonra da hep beraber denize nazır nargile eşliğinde Umman’ın bana düşündürdüklerini konuşalım son olarak.

Umman’a sözde Ocak ayında deniz güneş kuma doyabilelim diye gitmiştik ama 5 gün oradan oraya koşturduğumuzdan gezme amaçlı burnumuzun dibindeki güzelim plaja bile akşam 6’dan önce inememiştik. Hal böyle olunca son kalan saatlerimizde, gördüğümüz en güzel plajlar sıralamasında rahatlıkla ilk 5’i zorlayacak sahillerin hakkını verelim istedik. Yine akıllanmayıp ilk başta Shangri—la otelin plajına gitmeyi düşündük. 15 euro kadar bir ücret karşılığı tüm gün tüm tesisten yararlanabildiğiniz gibi açık büfe yeyip içebiliyormuşsunuz. Ama apartmanı öğleden sonra teslim etmemiz gerektiginden, halen ziyaret saatini denk getirip göremediğimiz Sultan Quaboos’un camiisini görme ümidimiz olduğundan, ben son kez Marina Cafe’de nargile içeceğim diye tutturduğumdan yine 30-40 km git gel yapıp zaman kaybetmek yerine, burnumuzun dibindeki halk plajına gidip tüm gün tembellik ettik sonunda.

Sahildeyiiiz!

Sahildeyiiiz!

İyi ki öyle yapmışız, bu sayede geçenlerdeki EXPO ziyaretim sırasında öğrendiğim, ülkenin geleneksel değerlerinden biri sayılan Umman’a özgü balık avı stiline birebir şahit olmuş olduk, ilginç bir tecrübe oldu.

IMG_20150110_122817

Umman usulü balik avi gercegi ve temsili (Expo2015)

Umman usulü balık avı gerçeği ve temsili (Expo2015)

Akşam valizleri hazırla arabayı yükle derken yemek saati geldi. Böylelikle Umman’da son gurme durağımız olan, birkaç kişi tarafından tavsiye edilen Kargeen Cafe’yi de gitmeden aradan çıkartmış olduk. Yerini bulmanın oldukça zor olması sizi yıldırmasın, karşılığında gayet huzurlu bir bahçede süper mangal ve türevi yemekler, yıldızların altında hoş sohbet muhabbet bekliyor sizi. Bu arada porsiyonlar devasa, gözünüz dönmesin ısmarlarken, sunumlar çok güzel. Yerel halktan gelen istek üzerine bir de pizza bölümü açmışlar, biz İtalya’da değiliz yav diye denemedik, yerel lezzetleri tattık ama pizzaların görüntüsü gayet iştah kabartan cinstendi, ilgilisine duyurulur.

Kargeen Cafe'de mangal keyfi

Kargeen Cafe’de mangal keyfi

Bu güzel yemeğin üzerine, sabah erken olan ziyaret saatini bir türlü denk getirip de gidemediğimiz camiinin bari gece görüntüsünü arabadan da olsa görelim diye Sultan Quaboos’un Camii’ne gittik. Bu sosyal projeyi Elvin’i gece uçağında uyutmak adlı stratejik çalışma ile birleştirdik, keza yemek üstü camii yolunda arabada uyuyakalırsa hiç uyandırmadan uçağa bindirebilirdik belki kimbilir?! Ve bir bingo daha! Gelirken ki hiçbir çarşı kuralına uymayan evdeki hesaplar bu sefer tıkır tıkır işledi, bizim gezgin iki yaş canavarı dönüş uçağında mışıl mışıl uyuyaraktan bana güzel bir kıyak çekti 🙂

Sultan Quaboos Camii'nin gece görüntüsü

Sultan Quaboos Camii’nin gece görüntüsü

Yorgun mini gezgin

Yorgun mini gezgin

Şimdi son söz için o öğleden sonra Marina Cafe’ye geri dönelim. Tabii ki denize nazır kavunlu nargilemi fokurdatırken, Umman’dan bende kalanları düşündüm kafamda. Birincisi, ben buraya bir daha gelirim hissi ki bu benim gibi her seyahatte değişik yerler görmek isteyen biri için ilginç bir gelişme. Bu hissin sebebi sadece 5 günde ülkenin her tarafını gezemediğimiz için, o gidemediğim Salalah´i görmek, yüzemediğim vahalarında yüzmek için değil. Daha da önemlisi bana gayet huzurlu, medeni gelen bu hayatı rölantiye almış ülkenin insanlarını daha yakından tanıyabilmek için. Hem küçük çocukla olduğumuzdan hem zaman kısıtlı olduğundan öyle çok yerel halka karışamadık bu sefer.

Expo Milano 2015´te Umman Pavilyonu

Expo Milano 2015’te Umman Pavilyonu

Acaba bizi bu çok etkileyen “ılımlı İslam”, tam tolerans modelini gerçekten öyle olması gerektiğine inandıkları için mi yaşıyorlar yoksa bu onlara giydirilen bir giysi mi? Mesela üniversite çağında bir Ummanlı ne bekler yaşamdan, ne yer ne içer, nerelere seyahat etmek ister? Ummanlı kadınlar bir yandan gayet özgür bir görüntü çizerken diğer yandan nasıl bir toplumsal rol üstlenmek durumunda kalıyorlar? Bu ve bunun gibi pek çok aklıma takılan sorunun cevabını aramak için tekrar gideceğim bir gün Umman’a! Bir de Marina ya da Kargeen Cafe’de bir daha nargile içmek için tabii ki 🙂

Son sözüm ise blog sahibi sevgili Şilan’a. Yaşanan güzellikler paylaştıkça artar felsefesinde bir insan olarak bu güne kadar nice seyahat anımı  kitlelerle (!) paylaşmak istediysem de üşengeçliğimden eyleme geçememiştim. Beni gaza getirerek ve lojistik destek sağlayarak bu isteğimi mümkün kılan Şilan’a hepinizin huzurunda çok teşekkür ediyorum. Kendisine verdiğim sözden dönmemek için söylenerek başladığım yazı dizisi, zaman içinde yoğun iş ve ev tempom arasında kaçıp sığınabildiğim huzurlu bir vahaya dönüştü benim için. Sizlerle en azından Türk gezginler tarafından çok da keşfedilmemiş bu ülkede biriktirdiğim anılarımı paylaşırken, orada şahit olduğum güzellikleri tekrar tekrar hatırlayıp mutlu oldum, ne kadar şanslı bir insan olduğuma şükrettim durdum.

Umarım yazı dizisini okuyanlarınız buradan ilham alarak, pek de ayağa düşmeden bu özgün, huzurlu ülkeyi keşfe çıkar, dönüşünde anılarını hepimizle paylaşır. O  zamana kadar sağlıcakla kalın, gezmeyi, keşfetmeyi ve bunları sevdiklerinizle paylaşmayı ihmal etmeyin!

Funda Çelikel Esser

Twitter: @fundaesser